Tarih ilminin konusu, zaman içerisinde meydana gelen hadiselerin sebeplerini, vesilelerini ve sonuçlarını tahlil etmekle sınırlıdır. Ancak tarih kitaplarında yer alan bilgilerin izafi olduğunu, yani o tarihin yazılmasını sağlayan güçlerin ‘resmi yorumlarını’ da beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir. Osmanlı toplumunda; Tanzimat ile başlayan, Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde yaygınlaşan asrileşme (muasır medeniyet seviyesine ulaşma) ideali ile aydınlanma felsefesini birbirinden ayırmak kolay değildir. Asrileşme (Batılılaşma) sevdasının, medeniyet transferini de beraberinde getirdiği söylemek mümkündür.

Tarihçi Arnold Toynbee “Medeniyet Yargılanıyor” isimli eserinde;Türkiye’nin gerçekleştirdiği medeniyet transferini şu şekilde ifade etmektedir.

“Türkler yalnızca Anayasalarını değiştirmekle kalmadılar. Bu oldukça basit bir iş sayılabilir. İslâm inancının koruyucusu durumunda olan Halifeyi ve (Hilâfet) müessesini, tekkeleri, medreseleri, kadınların yüzünden ifade ettiği bütün şeylerle birlikte peçeyi kaldırdılar.(..) İsviçre Medeni Hukuku’nu kelimesi kelimesine Türkçe’ye çevirip, İtalyan Ceza Hukukundan alıntılar yaparak Şeriatı kaldırdılar ve meclisin oylarıyla yasallaştırdılar.” 

Arnold Toynbee’nin “Herodian Devrim” olarak nitelendirdiği bu değişimin belirleyici iki unsurunun Hilâfetin ilgası ve harf inkılâbı olduğunu söylemek mümkündür. Doksan bir yıl önce (1 Mart 1924 tarihinde) yapılan bütçe görüşmeleri esnasında ‘Halife’ye ve Osmanlı Hanedanı’na verilecek ödenek konusu’ tartışılmış, iki gün sonra (3 Mart 1924) kabul edilen bir kanunla Hilâfetin ilgasına, Hanedan-ı Osmanî’nin sınır dışı edilmesine karar verilmiştir. Bu karar 6 Mart 1924 tarihinde Resmi Gazete’de (Sayı: 63) yayınlanmış ve kanunun birinci maddesinde; ‘Halife halledilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilâfet makamı mülgadır’ hükmüne yer verilmiştir. Bu siyasi karar, yıllarca ‘Hilâfetin Kureyşliliği’ ilkesini savunan ve Osmanlı sultanlarına itaati ‘zaruret sebebiyle’ caiz gören Arap kavmine mensup İslâm âlimlerini sevindirmiştir. Hilâfetin ilgasından sonra önce Kahire’de, daha sonra başka ülkelerde toplanan ‘Hilâfet Kongreleri’nde; kendilerini Kureyş kabilesine nisbet eden Arap kavmine mensup olan âlimler, kendi aralarından birisini ‘Hilâfet’ makamına tayin edememişlerdir. Bunun bir değil, birden fazla sebebi vardır. Fakat bu noktada belirleyici unsur, İngiltere’nin İslâm coğrafyası üzerindeki siyasi emelleridir.

İngiltere’nin önde gelen devlet adamlarının, Hilâfet Nizamı’nın yeryüzünden silinmesi için bütün imkânlarını seferber ettiklerini söylemek mümkündür. Denebilir ki Hilâfet Nizamı’nın siyasi değerini ve gücünü ilk keşfedenler İngilizler olmuştur.

İngiliz Dışişleri Bakanlığı danışmanı ve bir Arap dili-kültürü uzmanı olan George Percy Badger, şu telkinde bulunmuştur:

’Eğer Araplar da Osmanlı sultanını aynı şekilde halife olarak tanırlarsa onun Müslümanlar üzerindeki şöhret ve nüfuzu muazzam derecede artar. Bunun doğuracağı sonuç İngiltere’nin aleyhine olabilir. Bu yüzden İngiltere Araplar üzerindeki Osmanlı otoritesinin genişlemesini önlemeye çalışmalıdır.’(1)

O tarihlerde meşhur Times Gazetesi’nde “Osmanlı Sultan’nın halifeliği gerçek değildir. Hilâfet Nizamı, Hindistan’daki İngiliz çıkarları açısından bir tehdit oluşturmaktadır. Bu tehdidi ortadan kaldırmak için oradaki Müslümanlara, Osmanlı’nın Hilâfet iddiasının gayri meşru olduğunu özellikle vurgulamamız lazımdır” şeklinde makaleler kaleme alınmıştır. İngiltere’nin bu şeytani telkinleri neticesinde Müslümanlar‘imamesi koparılmış tesbihin taneleri gibi’ paramparça olmuşlardır.

HİLAFETİN SİYASİ VE HUKUKİ DEĞERİ 

Hilâfet Nizamı’nın siyasi ve hukuki değerini, aynı zamanda siyasi rejimle olan ilgisini kısaca izah edelim. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu, Rasûl-i Ekrem’in (sav) vefatından sonra ortaya çıkan siyasi rejimi ifade için ‘Hilâfet’ kavramını tercih etmiştir. Zira Hz. Ebu Bekir’in (ra); müslümanlara liderlik hususunda, Rasûl-i Ekrem’in (sav) halefi olduğu malûmdur. O dönemde; resmi yazılarda ve belgelerde kullanılan ünvan, ‘Rasullûllah’ın Halifesi’ (Halifet-i Rasûlullah) şeklindedir.(2) Bu ünvanın kullanılması; Sahabe-i Kiram tarafından Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) siyasi liderliğinin nasıl değerlendirildiği tesbit açısından önemlidir. Eğer Rasûl-i Ekrem’in (sav) görevi, sadece risalet ve nübüvvetle sınırlı olsaydı, herhangi bir kimsenin O’nun halefi olması düşünülemezdi. Zira görevini, son peygamber olarak yerine getirmiş ve vefatı ile birlikte mesele kapanmış olurdu. Hâlbuki Hz. Peygamber’in (sav); hem kendisine indirilen vahyi tebliğ ettiği, hem de İslâm toplumun siyasi liderliğini yaptığı malûmdur. Dolayısıyle Hilâfet; İslâm toplumunun liderliği hususunda, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) halefi olmakla ilgili olan bir hadisedir. İslâm Dini ile siyaset arasındaki münasebeti fisaretle tahlil eden Sahabe-i Kiram; Hz. Ebûbekir’i (ra) Halife seçerek, meselenin keyfiyetini ortaya koymuştur.(3) Hilâfet teriminin; Rasûl-i Ekrem’in (sav) vefatından sonra, siyasi rejimi ifade için kullanılması, aynı tarihlerde yürürlükte olan (kisralık, kayserlik vs.) diğer rejimlerden ayrı olan niteliğini vurgulamak içindir.(4) İbn Haldun’un da belirttiği gibi,’Hz. Ebu Bekir’in halife olarak vasıflandırılması, ümmetiyle ilgili olarak Rasûl-i Ekrem’e (sav) halef oluşundan dolayıdır.’(5) İmam-ı Maverdi’nin: “Hilâfet; dini koruma ve dünya siyaseti hususlarında Peygambere halef olma makamını ifade etmek için kullanılan bir terimdir” şeklindeki tarifinde de aynı keyfiyet sözkonusudur. Bütün bu tarifler, Hz. Ebûbekir’in (ra) durumunu ifade için geçerlidir. Diğer halifeleri ifade için mü’minlerin emiri (ulûl’emr-i minkûm) tabirlerinin kullanıldığı malûmdur. Hilâfet nizamının “raşid” ve “ gayr-i raşid” şeklinde tasnife tabi tutulması, uygulanan siyasetle ilgili olan bir hadisedir.

ÜLKELERİN SİYASİ VE HUKUKİ AÇIDAN TASNİFİ

İslâmi siyaset ve mücadele fıkhı açısından hayati öneme haiz olan Hilâfet kavramı ile ülke (Dâr) kavramını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Zira ülke (Dâr) kavramına keyfiyet kazandıran en önemli unsur Hilâfet nizamı ve uygulanan hukuk sistemidir.

İmam-ı Kuhistani ‘Dâru’l İslâm’ ve ‘Dâru’l Harp’ kavramlarını izah ederken, şöyle demiştir:

“Dâru’l İslâm; mü’minlerin emirinin sultası altında olan ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldedir. Dâru’l Harb ise, kâfirlerin reisinin idaresi altında olan ve küfür ahkâmının icra (tatbik) edildiği yerdir.”(6)

Şemsü’l Eimme Serahsi (rh.a) beldelerde (ülkelerde) uygulanan kanunları dikkate almış ve şu tesbitte bulunmuştur:

“Bir beldede (ülkede) küfür ve şirk kanunları uygulanıyorsa, o belde Dâru’l Harp hükmünü alır. Çünkü beldeler ve üzerinde yaşayanlar için egemen olan güç, kuvvet ve uygulanan kanunların keyfiyeti dikkate alınır, ya bize, ya kâfirlere nispet edilir. Müslümanların egemenliği altında olan ve İslâm ahkâmının uygulandığı beldelere ‘Dâru’l İslâm’ denilir.”(7)

Hilâfetin ilgasından sonra; halkı Müslüman olan ülkelerde ‘Dâru’l İslâm’ ve ‘Dâru’l Harp’ gibi siyasi ve hukuki keyfiyete haiz olan kavramların tartışma konusu haline gelmiştir.

Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi “Kitabû’l İlm ve’l Akl ve’l Mâkûl” isimli eserinin girişinde, şu tesbitte bulunmuştur:

“Kanun bakımından dünya ikiye ayrılır: Dâru’l İslâm ve Dâru’l Harb! Dâru’l İslâm’da İslâm fıkhı hayata hâkimdir, bütün işler Allah’ın (cc) indirdiği hükümlere ve Peygamber’in (sav) sünnetine göre tanzim edilir. Orada mü’minler emniyet içerisindedirler ve hâkim durumdadırlar. Dâru’l Harp’te ise İslâm ahkâmı açıktan red olunur ve müslümanlar güvenliklerini yitirirler. Türkiye’de kurulan Cumhuriyet rejimi; medeni kanunu kabul etmek suretiyle, İslâm fıkhını yürürlükten kaldırmış ve diğer hususlarda da, Avrupa’dan getirilen kanunlarla hükmetmeye başlamıştır. Bu sebeble ikinci kısma dahil olmuştur.

Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi’nin bu fetvası, değişik tartışmalara vesile olmuştur. Prof. Dr. Erol Güngör, “Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Türkiye Cumhuriyeti kurucularını beğenmediği için, ‘Türkiye Dâru’l Harp’tir dediği” kanaatindedir. (8) Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken’nin “Türkiye’de Çağdaş Düşüncenin Tarihi” isimli eserinde, Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi’yi, sert-kaideci bir tutumu benimsemekle suçladığı malûmdur.(9) Bu meseleyi tahlil ederken Prof. Dr. Erol Güngör’ün ve Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken’in, Türkiye’deki siyasi ve hukuki değişimi dikkate almadıklarını söylemek mümkündür. Üniversite çevrelerinin (Akademisyenlerin) bu tavrı; son yıllarda, modern-liberal demokrasi ile İslâmi değerlerin sentezini savunan muhafazakâr aydınları da etkilemiştir. Farzları yasaklayan ve haramları teşvik eden siyasi iktidarların hüküm sürdüğü beldelerin ‘Dâru’l İslâm’ vasfına haiz olması mümkün değildir. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin, uygulanan hukuk nizamını ve takip edilen siyaseti esas aldığı, bu unsurlara göre meseleyi tahlil ettiğini unutmamak gerekir. Akaid ve Fıkıh ilmine vakıf olan her müslümanın, muhkem nassların tahkir, tahfif ve ta’til edildiği herhangi bir ülkenin ‘Dâru’l İslâm’ vasfına haiz olamayacağını bilmesi (ilmi açıdan) zaruridir. Son yıllarda bu meseleyle ilgili şahsi kanaatlerini izhar eden devlet adamları da vardır. Genelkurmay Başkanları’ndan Hilmi Özkök, Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı konuşmada, şu tesbitte bulunmuştur: ’Bir kısım çevreler, Türkiye’yi bu projede (BOP) ‘Ilımlı İslâm modeli bir ülke’ olarak tanımlamak istiyorlar. Türkiye’nin nüfusunun yüzde doksandokuza yakını müslümandır. Ancak Türkiye lâik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Türkiye ne bir İslâm devletidir. Ne de İslâm ülkesidir.’ (10)

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Hilâfetin ilgası, harf inkılâbı, medreselerin, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması, dinin şiarı olan ezânın değiştirilmesi, İslâmi tebliğ hizmetlerinin yasaklanması (TCK 163.madde) gibi uygulamalar; Tarihçi Arnold Toynbee’nin ifade ettiği ‘Herodian’ siyasi anlayışın hayata hakim olmasını sağlamıştır.

Türkiye’nin ‘Dâru’l İslâm’ olduğunu (İslâm fıkhını ve hukukunu uygulayan devlet anlamında) iddia eden kimselerin; yürürlükte olan Anayasa’ya göre, devlete karşı suç işlediklerini unutmamaları gerekir.

Bu noktada bir inceliğe daha işaret etmekte fayda vardır. İslâmi siyasetin temel rükünlerini ‘vahiyle sabit olan hakikatleri dikkate almak, adaleti sağlamak, emanetleri ehline vermek, herhangi bir ayırım yapmadan (kavmi, rengi, dini ve dili ne olursa olsan) teb’asının saadetine vesile olmak‘ şeklinde ifade edebiliriz. Hesap gününe hazırlanan Müslümanların; bu keyfiyeti dikkate almaları ve modern-seküler/lâik siyaset nazariyelerini mahkûm etmeleri zaruridir.

____________________

(1)  Geniş bilgi için/ Bkz. Azmi Özcan- İngiltere’de Hilâfet Tartışmaları, 1873-1909, İslâm Araştırmaları Dergisi-Ankara: 1998, sayı: 2, Sh.51 vd.

(2) Muhammed Ammara-Nazarriyetû’l Hilâfeti’l İslâmiyye-Kahire: 1977 Sh: 9

(3) Geniş bilgi için/İbn-i Kuteybe-El İmame ve’s Siyase-Kahire: 1969 Sh: 4 vd.

(4) M. Ziyaûddin Er Reyyis-Siyâsetû’l İslâmiyye-Kahire: 1979 Sh: 112

(5) İbn-i Haldun-El Mukaddime-Kahire ty. C: 2 Sh: 689

(6) İmam Kuhistani-Camiû’r Rumuz- İst: 1300 C: 2 Sh: 311

(7) İmam-ı Serahsi- El-Mebsût- Kahire: 1324 Bsk. ofset Beyrut: ty C: 10 Sh: 114,

(8) Prof. Dr. Erol Güngör – İslâm’ın Bugünkü Meseleleri -: İst: 1981 Sh: 235

(9) Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken – Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi – İst: 1979 Sh: 198

(10) Geniş bilgi için/ Şamil Tayyar- ‘Kıt’a Dur!’-İst: 2009 Timaş Yay.5. Baskı-Sh: 247-248

 

Hüsnü Aktaş

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here