ReddiyeTenkid

REDD-İ TALU (1)

Mehmed Talu’nun Şer’iat-i Muhammediyyede D’aru’l-İslam – Dâru’l-harb Mes’elesine Dâir Bâtıl Görüşlerinin Reddi (1)

Mehmed Talu, “Cum’a Günü ve Namâzı -Türkiye’de Dâru’l-harb Tartışmaları “

(“Mehmed Talu Hoca ile Dînî Mes’elelerimiz Bülteni: 32-Namaz özel sayısı:2”, İstanbul, m.Haziran-2009 Tereke Yayinevi) Nam eserinin “Türkiye’de Cum’a ve Daru’l-harb Mes’elesi” adlı kısmında (s.85);

  • “Konumuza [mes’elemize] öncelikle [evveliyyetle] “dâru’l-islam” ve “dâru’l-harb” kavramlarinin [mefhûmlarının] ne anlama [manaya] geldiğini belirterek [tebârüz etdirerek] başlayalım.
  • Böylelikle    dâru’l-harb eksenli [mihverli] ortaya atılan fikir ve düşüncelerin temel dayanağını [istinadgâhını] anlama imkânımız olabilir.”
Dedikten sonra 11 ara serlevha (18 sahîfelik kısımda, cem’an 5 sahîfe) altında, Ahmed Özel’in “Türkiye Diyânet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde (DiA) (İstanbul, m. 1988-m.2013) neşr olunan “dâru’l-harb”, (DİA,İstanbul,m. 1993,c.8, s.536-537) “Dâru’l-İslam”, (DİA, İ,m.1993,c.8, s.541-543) “Daru’h sulh” (DİA, İstanbul,m.1994,c.9,s. 5-6) maddelerinden kaynak göstermeksizin! , kendine mâl etmek sûretiyle,bâzan kelime değiştirerek, bâzan da atlayarak yazdıklarından/zikr ettiklerinden ilki olarak;
  • İslam hukūkçulari,ülkeleri, islâmî ükümlerin uygulanıp uygulanmamasına göre tasnif etmişlerdir. Böylelikle devletin niteliğini [keyfiyyetini/vasfını] târif ve tesbit ederken ülkeleri 2 kisma ayırmışlardır. Devletin siyâsî iktisâdî, idârî ve hukûkî düzeninin [nîzamının] İslam esâslarina dayandığı [istinad ettiği] yasama, [teşrî] yürütme ve yargı [hüküm] yetkilerinin [selâhiyyetlerinin] islâmî yönetimin [idârenin] elinde bulunduğu ülkelere dâru’l-islâm, islâm düzeninin [nizâmının] hâkim olmadığı ve bu yetkilerin [selâhiyyetlerin] islâmîyönetimin [idârenin] elinde bulunmadığı ülkelere de dâru’l-harb adını vermişlerdir.” diyor.

Mezkûr eserin “Dâru’l-harb Ne Demekdir?” Ara serlevhalı kısmında da (s.87) aynı şekilde Ahmed Özel’den intihâle devâm ederek;

  • “Dâru’l-harb müslimân olmayan bir devletin hâkimiyyeti altındaki topraklar için kullanılan bir fıkhî terimdir [ıstılahtır].İslam hukūkunda ise, “Gayr-i İslâmî bir yönetimin [idârenin] hâkimiyyeti altindaki ülke”anlamında [manasında] kullanılır.”
  • “Fıkıh kitâblarında, ” Küfür yönetiminin [idâresinin] hâkim olduğu ülke”, “Kâfir liderin emir ve idâresinin yürürlükde olduğu [mer’iyyet] ülke” şeklinde târif edilmiştir. Buna göre dâru’l-harb,islâm dışı [gayr-i islâmi] devlet ve yönetimlerin [idârelerin] hâkimiyyet alanını, [sâhasını] faâliyyet ve hukūk düzenlerinin [nizâmlarının] uygulama [tatbîk] sâhasını ifâde eder. Başka bir deyişle islâm siyâsî hâkimiyyetinin sınırları [hududları] dışında [hâricinde] kalan, yönetim [idâre] ve hukūk düzeni [nizâmı] islâm esâslarına uymayan [gayr-i muvâfık] her ülke dâru’l-harb dır.” diyor.

“Dârul-islâm ne Demektir?” Araserlevhalı kısmında (s.86) ise;

  • “Dârul-islâm müslimân bir devletin hâkimiyyeti altındaki topraklar için kullanılan bir fıkhî terimdir [ıstılâhtır]. İslâm hukūnda ise “İslâmî bir yönetimin [keyfiyyetinin/vasfının] tâyin ve belirlenmesinde [tâyin edilmesinde] temel ölçü yönetim [idâre] ve hâkimiyyetdir. Fıkıh kitâblarında  dâru’l-islâmın “Müslimânların hâkimiyyeti altındaki yer” veya “müslimânların imâmının (devlet başkanı[reîsi]) hüküm ve sultasının yürürlükde olduğu [mer’iyyet] ülke” şeklinde tarif edildiği görülmekdedir. Buna göre dâru l-islâm, müslimânların hâkimiyeti altında bulunup islâm hukūk sisteminin uygulandığı [tatbîk edildiği] ülkedir. Bu durumda [hâlde] nüfûsun müslimân veyâ gayr-i müslim, az veyâ çok olması önemli [mühim] değildir.”

Demesine mugâyir olarak/ tezad teşkil eden bir şekilde; “Dînî Mes’elelerimiz – Sorular ve Cevâblar (İstanbul, m.2005,c.6 Kitaş) nâm eserinin”Türk Halkı İslâm’a Bağlı” adlı kısmında, (s.61)  kendisine tevcîh edilen “Bâzı şahıslar, “Türkiye bir İslâm ülkesi [dâru’l-islâm] değildir” diyorlar. Bu doğru mudur?” Süâline cevâben;

  • “Türkiye, İslâm’ın hükümlerinin uygulanmadığı [tatbik edilmediği] laik [laisizm] bir ülke olmasına rağmen, müslimânların ülkesidir. Dünyânın hiçbir ülkesinde bu kadar müslimân çoğunluğu bulunmamaktadır. Bu halk pratik [tatbîki/amelî] olarak dînini uygulamasa [tatbîk etmese] bile, kültür îtibâriyle müslimândır.
  • Kim ne derse desin, Türk halkı İslâm’a bağlıdır ve kültür îtibâriyle derinden müslimânlar ülkesidir.”

Demesinin akabinde mezkûr eserinin, mezkûr kısmının “Türkiye’nin İslâm Ülkesi Olması Realite” ara serlevhalı kısmında da (s.61) aynı şekilde;

  • “Türkiye’nin islâm ülkesi [dâru’l-islâm] olması bir realitedir [şe’niyyetdir]. Yüzde 99’u müslimân olan bir ülkeyi inkâr etmenin imkânı yokdur. Türkiye bir İslâm ülkesidir, [daru’l-islâmdır] “İslam Konferansı Teşkilatı”nın başkanı [reîsi] Türkiye’den seçildi ve ülkemiz büyük çaba [gayret] sarf etdi. Ne kadar inkâra kalkışsak da, [teşebbüs etsek de] realite [şe’niyyet] bu. Türkiye’nin İslâm ülkesi [daru’l-islâm] olmasını ortadan kaldıracak hiçbirşey söz konusu [bahis mevzûu] değil. Türkiye kendi târihî ve millî yapısı ile dünyâ ülkeleri arasında yerini almakdadır. Anayasa’nın [kânûn-i esâsînin] değiştirilmesi teklîf edilemeyen maddeleri arasında “Diyânet İşleri Başkanlığı” bulunmakdadır.”

 

Demekle iktifâ etmeyip, mezkûr eserinin, mezkûr kısmının, mezkûr ara serlevhalı kısmında (s.62) ise;

  • “Vatandaşlarının [tebeasının] inanlarına göre bir ülkenin müslimân ya da hırıstiyan olduğu belirlenir [tâyin edilir]. Bu açıdan [nokta-i nazardan] bakıldığı zamân Türkiye nüfûsunun büyük çoğunluğunun [kâhir ekseriyyetinin] müslîman olması nedeniyle [sebebiyle] bir İslâm ülkesidir [daru’l-islâmdır].
  • Bundan dolayı da İslâm Konferansı Örgütü’nde [teşkîlâtı’nda] temsîl edilmekdedir ve Prof. Dr. Ekmeleddîn İhsânoğlu‘da bu sebeple İKÖ [İKT] genel sekreterliğine [kâtib-i umûmîsine] seçilmişdir [intihâb edilmişdir].

ekmeleddin_İHSANOGLU

 

ekmeleddin_ihsanoglu_

http://www.milliyet.com.tr/ihsanoglu-laikligi-begenmeyen/siyaset/detay/1909109/default.htm

 

  • Rusya bile ülkeleri müslimân vatandaşları [tebeası] aracılığıyla [tavassutuyla] İKÖ [İKT]’ye gözlemci [müşâhid] olarak katılmakda ve üyelik [âzâlık] için gayretlerini sürdürmekdedir.”

Şeklindeki lakırdılarını; mezkûr eserinin, mezkûr kısmının, mezkûr ara serlevhalı kısmında (s.61);

  • “Bâzı kimselerin Türkiye’nin İslâm ülkesi [dâru’l-islâm] olmadığına yönelik [müteveccih] açıklamasını [beyânını] tasvîb etmek mümkin değildir. Türkiye’nin fertleri dindâr, idâre baskısıyla müslimânlığını yüzde yüz [tamâmen] yaşayamayan bir islâm ülkesidir [dâru’l-islâmdır].”

Demeyi kâfî görmeyip, mezkûr eserinin, mezkûr kısmının, mezkûr ara serlevhalı kısmın 62.sahîfesinde de,

  • Devletimizin [!!!] yönetiminde [idâresinde] laiklik [laisizm] kuralı [kâidesi] hâkimdir. Laikliğin [laisizmin] zamân zamân İslâm’a karşı [muhâlif] kullanılması, vatandaşarımızın, ” Başörtüsü yasağı, [memnûiyyeti] Kur’ân-ı Kerîm öğrenme, İHL mezunlarının yüksek öğrenime [tahsîle] devâm edememeleri vb.” Bâzı haklarının yok edilmesine sebep olmakdadır.
  • İslâm, Yüce Allâh’ın kullarına gönderdiği geçerli [cârî] en son dindir ve irticâya karşıdır [muhâlifdir]. Ben de bir müslimân olarak irticâya karşıyım [muhâlifim]. Ama, dînî vecîbelerini yerine getirenleri irticâcı [mürteci] saymak ve cezâlandırmak, [tecziyye etmek] laiklik [laisizm] kuralına, [kâidesine] ondan önce [evvel]’ de islâm dîni ve insan haklarına aykırı [zıdd] bir uygulamadır [tatbîkdir].
  • İrticânın ne olduğu açıkdan [apaçık] ifâde edilmemekde ve sık sık büyük tehlike olduğu ileriye sürülmekdedir [serddedilmekdedir]. Neyin irticâ sayılıp sayılmadığını benim gibi onbinlerce vatandaş merâk etmekde ve açıklanmasını[îzâh edilmesini/îlân edilmesini] beklemekdedir. (1)
  • Bir vatandaş olarak devletimin, hırıstiyan batının kuyruğunda sürünmek yerine islâm ülkelerinin [daru’l-islâmların] lideri olmasını tercîh ederim. İslâm’dan kaçmanın ya da insanları islâm’dan uzaklaştırmanın hiç kimseye bir yararı yokdur.”

derken dahi tekzîb ediyor.

Mehmed Talu, “Cum’a Günü ve Namâzı -Türkiye’de Dâru’l-harb Tartışmaları ” (“Mehmed Talu Hoca ile Dînî Mes’elelerimiz Bülteni: 32-Namaz özel sayısı:2″, İstanbul, m.Haziran-2009 Tereke Yayinevi nam eserinin “Türkiye’de Cum’a ve Daru’l-harb Mes’elesi” adlı kısmının “Daru’l-İslâm nasıl Daru’l-Harbe dönüşür?” Ara serlevhalı kısmında (s.87) Ahmed Özel’den intihâle devâm ederek;

  • Bu 3 durumda [hâlde] hangi şartların gerçekleşmesiyle [tahakkuk etmesiyle] dâru’l-islâmın daru’l-harbe dönüşmüş [tahavvül etmiş] olacağı hususundaki görüşlerde şöyledir;
  • 1- Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsüf ve imâm Muhammed’e göre dâru’l-islâm içinde küfür ahkâmının uygulanmasıyla [tatbîk edilmesiyle] dâru’l-harbe dönüşür [tahavvül eder]. Bu görüş kıyâsa dayanmakdadır [istinat etmekdedir]. Yâni dâru’l-harb islâm hükümlerinin [Şerîat kânunların] uygulanmasıyla [tatbîk edilmesiyle] dâru’l-islâma dönüşdüğüne [tahavvül etdiğine] göre,dâru’l-islâm da küfür hükümlerinin [ gayr-i şer’î kânûnların] uygulanmasıyla [tatbîk edilmesiyle] dâru’l-harbe dönüşür [tahavvül eder].
    (…)
  • A- İstîlâ edilen yerde küfür ahkâmının ( İslâm dışı hukūk düzeninin [nizâmının] ) [gayr-i şer’î kânûnların] uygulanması [tatbîk edilmesi].
  • B- Ülkede ilk emânları üzere bulunan hiçbir müslimân veyâ zimmînin kalmaması.
  • C- Ülkenin dâru’l-harbe bitişik [mutassıl] olması.
  • A- Gayr-i müslim bir devletin İslâm ülkesini [daru’l-islâmı] ele geçirmesi.
    B- Daru’l-İslâmda bir şehir veya bölge [mıntıka] hakının irtidâd (dinden dönme) ederek o yeri işgâl etmesi.
    C- Zimmet akdiyle İslâm devletinin himâye ve hâkimiyyetine geçerek İslâm tebeası olan gayr-i müslimlerin (zimmîler) bu anlaşmayı [mutâbakatı] bozup bulundukları yerde hâkimiyyetlerini îlan etmeleri.
  • “Daru’l-İslâmın hangi durumlarda [hâllerde] daru’l-harbe dönüşeceği konusunda [mes’elesinde] İslâm hukukçuları arasında görüş ayrılıkları mevcùddur. Fıkıh kitâblarında dâru-l islâmın daru’l-harbe dönüşmesi [tahavvul etmesi] şu 3 durumda [hâlde] söz konusu [mevzûu bahs] edilmişdir;
  • 3- Ebû Hanîfe’ye göre dâru’l-islâmın dâru’l-harbe dönüşmesi [tahavvül etmesi] için şu 3 şartın gerçekleşmesi [tahakkuk etmesi] gerekir;
  • Birinci şarta göre istîlâya uğrayan dâru’l-islâmda küfür hükümleriyle [gayr-i şer’î kânûnlarla] birlikde islâm hükümleri de [şerîat kânûnları da] uygulanıyorsa [tatbîk ediliyorsa] bu şart gerçekleşmemiş [tahakkuk etmemiş] demekdir.
  • İkinci şartda geçen ilk emândan maksad ise düşman istilâsından önce dâru’l-islâmda müslimân ve zimmîlerin islâm hukūku [el-fıkhü’l-islâmî] gereğince [mûcebince] sâhib oldukları can ve mâl güvenliğidir [emniyyetidir].Bu güvenlik [emniyyet] hiç kesintiye [inkıtâya] uğramadan devâm ediyorsa, o yer dâru’l-harbe dönüşmez [tahavvül etmez].
  • Üçüncü şarta göre ülke, diğer islâm ülkeleriyle [dâru’l-islâmlarla] çevrili olup dâru’l-harble sınırı [hududu] bulunmazssa yine dâru’l-harbe dönüşmez [tahavvül etmez].
  • İmâm-ı Âzam’a göre bir hüküm bir illetle sâbit olunca o illetden bir şey kaldığı sürece [müddetçe] aynı hüküm devâm eder. Dâru’l-harb, orada islâm hükümlerinin [şerîat kânûnlarının] tatbîkiyle dâru’l-islâm olmuşdur. Bu sebeple istilâya uğrayan dâru’l-islâmda islâm hükümlerinden [şerîat kânûnlarından] bâzıları mevcûdsa illetden bir cüz mevcûd olacağından dâru’l-islâm hükmüde devâm eder.
  • Sözü edilen 3 şart gerçekleşmemişse  [tahakkuk etmemişse] gayr-i müslimlerin fiilî hâkimiyyetiyle islâm hâkimiyyetinin hükmen devâmı söz konusu [mevzûu bahs] olacağından delîller çatışma hâlinde (kıyâsların teâruzu) olacakdır.
  • Bu durumda [vaziyetde] yâ ihtiyâten islâm tarafı tercih edilerek veya kıyâsların birbirini hükümden düşürmesi [iskât etmesi] sebebiyle istishâb kâidesi gereğince [mûcebince] o yerin dâru’l-islâm olduğu kabûl edilecekdi.
  • İmâm-ı Âzam’ın bu görüşünü şöyle açıklayabiliriz; İslâm hâkimiyyeti altında bulunan bir yer İslâm dışı [gayr-i islâmî] güçlerin eline geçdiğinde ülke hükmünün değişmesi için fiilî hâkimiyyet yeterli [kâfî] değildir.
  • Hâkimiyyetin el değişdirmesiyle birlikde müslimânların daha önce sahîb oldukları can ve mâl güvenliğinin [emniyyetinin] kesintisiz [inkıtâsız] devâm etmesi, müslimânların ibâdetlerini yerine getirmede, [îfâ etmede] dînî eğitim [terbiyye] ve öğretim [tedrîsâ] faâlliyetlerini sürdürmede serbest olmaları, bunların o yerde mevcûd yönetiminin [idârenin] görmezlikden gelemeyeceği bir güce sâhib bulunduklarını ve dolayısiyle fiilî de olsa gayr-i islâmî hâkimiyyetin tam gerçekleşmiş [tahakkuk etmiş] sayılamayacağını göstermekdedir. Bu da islâm hâkimiyyeti altında bulunan bu yerin küfür hâkimiyyetine geçmiş sayılmasına engeldir.
  • Bu durumda [vaziyyetde] ülkenin dâru’l-islâm kalmağadevâm etdiğini belirtmek, [tebârüz etdirmek] ülkedeki küfür hâkimiyyetinin hukūken geçerli [cârî] sayışmadığı anlamındadır [manasındadır].
  • Ülkenin dâru’l-harbe dönüşdüğünü [tahavvül etdiğini] kâbul etmek ise mevcûd hâkimiyyetin hukûken geçerli [cârî] olduğunu onaylamakdır [tasdîk etmektir].
  • Ancak ülkenin ister dâru’l-islâm kalmağa devâm etdiği, ister dâru’l-harbe dönüşmüş [ tahavvül etmiş] bulunduğu kabûl edilsin, mevcûd gayr-i islâmî yönetimin [idârenin] oradaki müslimânlar ve diğer islâm devletleri [dâru’l-islâmlar] tarafından siyâsî bakımdan [nokta-i nazardan] tanınması söz konusu [mevzûu bahs] değildir.” diyor.

Mezkûr eserinin, mezkûr kısmının “Türkiye Dâru’l-harb midir?” Ara serlevhalı kısmın 92.sahîfesinde;

  • “Dâru’l-islâmın dâru’l-harbe nasıl dönüşeceği [tahavvül edeceği] konusunda [mevzûunda] İmâm-ı Âzam’ın ileri sürdüğü [serdd etdiği] 3 şartın ülkemiz Türkiye’de gerçekleşip [tahakkuk edip] gerçekleşmediğini [tahakkuk etmediğini] ortaya koyalım.”
Demesinin akabinde,

Ahmed Özel’den intihâl edip yazdıklarını –hüsn-i zann edersem – esâsında hiç fehm edemediğinin âdetâ izhârı sadedinde olmasının ötesinde târihî, siyâsî, hukūkî hakîkatlere tamâmen mugâyir ve üstelik kendi mezkûr;

  • “Devletimizin [!!!] yönetiminde [idâresinde] laiklik kuralı [kâidesi] hâkimdir.”
Lakırdısı başda olmak üzere, diğer lakırdılarını dahi inkâr eden bir sûretde, kemâlist inkılabların dîn-i İslâm’a mugâyir olmadığı yalanını, kâhir ekseriyyeti câhil/şuûrsuz/sâf müslimânlardan müteşekkil halkın üzerinde kesif te’sîri olan “Hocalar” mârifetiyle kabûl etdirebilmek maksadıyla, mümkin olduğunca tez İslâm’dan koparıp, tamâmen laikliği benimsemiş, seküler, lâdînî bir cem’iyyet oluşdurmak mefkûresine hizmet için te’sis edilmiş olan ve -M.Talu’nun “Hukūk Devleti” olarak vasf etdiği –

“Türkiye Cumhûriyeti”nin  (T.C) kânûn-i esâsîsinin 136. maddesinde

“Genel [umûmî] idâre içinde yer alan Diyânet İşleri Başkanlığı [reîsliği] laiklik ikesi [umdesi] doğrultusunda [istikâmetinde] bütün siyâsî görüş ve düşünüşlerin [mütâlaâtın] dışında kalarak ve milletçe dayanışma [tesânüd] ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel [husûsî] kânûnunda gösderilen görevleri [vazîfeleri] yerine getirir

Üstte yazılı bulunan  kânûn çerçevesinde hareket eden bir mü’esseseyi ve nâdiren sahîh ilim, îtikâd, şuur ve amel sâhibi, dîndâr, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat’in hakîkî mensûbu, âlim-entelektüel değil!!!- “din adamı” çıkabilmesine zıdd/mâkûs, sayısız sapığın yetişdiği mektepleri “Dînî hizmetler îfâ eden mü’esseseler” olarak târîf  ve vasf etmesinin yanı sıra dünyâ siyâsî şartlarının tazyîki netîcesinde demokrasiye kısmen de olsa kerhen geçilmesiyle ele geçen rey silâhının da kullanılmasıyla hissiyyât-ı dîniyye sâhibi, idealist kâfirle çatışmayı göze alan mucâhidlerin ödedikleri sayısız bedele mukâbil elde etdikleri kısmî tâvîzleri devletin İhsâ’nıymış gibi;
  • “Ülkemiz Allâh Teâlâ’ya şükürler olsun yüzyıllardır islâm hâkimiyyeti [hâkimiyyet: egemenlik; devletin başlıca unsuru olup ferdî irâdelere hâkim olan ve devletde nizâm ve intizâmı te’mîne yarayan yüksek irâde] altındadır.  (2) Yani dâru’l-islâmdır ve bu özelliğini [husūsiyyetini] sürdürmekdedir. Bugün muâmmelâtla alâkalı bâzı hükümler istisnâ olmak üzere îtikâd, âhlak ve ibâdete dâir hükümlerin îfâedilmesine bir engel [mâni] yokdur. Bununla birlikde muâmelâtı içeren dînî nikâh gibi bâzı hükümlerin ferdî olarak yerine getirilmesine de bir engel [mâni] yokdur.
  • Devletimiz bir kısım dînî hizmetleri bizzat üstlenmiş [der’uhde etmiş] ve bu hizmetleri yürütmek üzere Diyânet İşleri Başkanlığı [Reîsliğini] kurmuşdur. [!!!]  (3)
Yazısız ..!
Yazısız ..!
  • Vâizler kürsîlerden dînî telkîn etmekde, islâmı anlatmakdadır. Bütün il [vilâyet] ve ilçelerde [kazâlarda] fetvâ mercii olan müftîlikler, fiilen hizmet görmekde, yüzlerce Kur’an Kursu faal olarak çalışmakdadır.
  • Ezân, cemâat, cum’a, bayram ve hacc gibi islâmîşeâir canlı ve hayâtkar olarak varlığını devâm etdirmekdedir. Binlerce câmi ve mescidlerden, günde 5 kerre Ezân-ı Muhammedî okunmakda, cemâat namâzları, cum’a ve bayram namâzları serbestçe kılınabilmekdedir. İsteyen müslimânlar hacc ve umre ibâdetini yapabilmekdedirler.
  • Kur’ân-ı Kerîm’in ve islâmî eserlerrin yayını [neşriyyâtı] rahatlıkla yapılmakdadır.
  • Dînî bayramlar resmen tâtil günü olarak kabûl edilmişdir. Müslimânlar evlâdına istediği ismi koyabilmekde, hatim düâsı, mevlid, sünnet düğünü gibi örf ve âdetler varlığını devâm etdirmekdedir. Din dersleri okullarda [mekteplerde] okutulmakdadır. Devletin açmış olduğu binlerce İmâm-Hatîb Okulu [Mektebi] ve dînî yüksek okullardan [mekteplerden] din adamı  yetişmekdedir.
  • İslâm ülkelerine [dâru’l-islâmlara] gidiş geliş serbestdir. Devletin radyo ve televizyonlarında dînî programlar halka takdîm edilmekde, özellikle [bi’l-hâssa] mubârek gecelerde ve Ramazân ayında bu programlar yoğunlaşdırılmakdadır [teksîf edilmekdedir].”

Demesine binâen;

  • “Çünki istîlâya uğrayan dâru’l-islâmda küfür hükümleriyle [gayr-i Şer’î kânûnlarla] birlikde islâm hükümleri de [şerîat kanûnları da] uygulanıyorsa [tatbîk ediliyorsa] bu şart gerçekleşmemiş [tahakkuk etmemiş] demekdir.”
  • “Bu örnekler [misâller] göz önüne alındığında, İmâm-ı Âzam’ın ileri sürdüğü [serdd etdiği] birinci şart olan istîlâ edilen dâru’l-islâmda küfür ahkâmının (islâm dışı hukūk düzeninin [ nizâmının]) [gayr-i şer’î kânûnların] uygulanması [tatbik edilmesi] Türkiye için yüzde yüz [tamâmen] geçerli [cârî] değildir.
  • “Böylelikle İmâm-ı Âzam ve İmâmeyn’in aynı olan ilk şartları ülkemiz için geçerli [cârî] olmamakdadır.”
  • “Bu şartla birlikde ileri sürülen [serdd edilen] “gayr-i müslimlerin müslimânlara yüzde yüz [tamâmen] gâlib gelmesi” de ülkemiz için söz konusu [bahis mevzûu] değildir. Çünki -Elhamdülillâh- ülkemiz bir Yunanistan, Bulgaristan örneğinde [misâlinde] olduğu gibi gayr-i müslimlerce idâre edilmemekdedir. Beğeniriz [takdîr ederiz] veyâ beğenmeyiz [takdîr etmeyiz] ayrı konu, [mes’ele] ülkemiz milletin seçdiği [intihâb etdiklerini] yönetici [idâreci] olarak belirlemekdedir [tâyîn etmekdedir].” diyor.”

Fi’l-hakîka, mes’elenin, bizâtihi devletin kânūn-i esâsisinin şerîat kanûnlarına muvâfık olup olmamasıyla alâkalı olarak dâru’l-islâmda, müslimlerin kazâ müessesesinin tatbîk yeri olan şerîat mahkemelerinin, laik/gayr-i şer’i mahkemelerin, dâru’l-islâmın kâfirler tarafından zabt edilmesinden sonra te’sîs edilmesine rağmen ilga edilmeyip mevcûdiyyetinin devâmiyle alâkalı olup, müslimlerin ferdî olarak el-fıkhü’l-islâmiyyeyi îfâ etmeleriyle ve/veyâ müslim idârecilerin, müslimler tarafından intihab edilmesiyle (seçilmesiyle) hiçbir alâkası bulunmadığıdır.

Zîra, hâkimiyyet, (üstünlük/buyruğunu yürütme hâli) devletin başlıca unsuru olup ferdî irâdelere hâkim olan ve devletde nizâm ve intizâmı te’mîne yarayan yüksek irâdedir. (4)

 

DEVAM EDECEK >>>

DİPNOTLAR

(1) “Cumhûriyyet döneminde [devrinde] (…) genellikle [umûmiyyetle] irticâ ile kasd edilen şey, anayasayı [kânûn-i esâsiyi] değişdirerek dînî esâslara [Şerîat-ı Muhammediyyeye] dayalı bir devlet düzeni [nizâmı] kurmak istemek ve bu yolda faâliyyet göstermekdir. Türkiye’nin siyâsî şartlarındaki gelişmelere bağlı olarak irticâın anlam [mânâ] alanı [sâhası] tekrâr genişletilerek başda belirli [mu’ayyen] tarzdaki kılık kıyâfet [hanımlarda çarşaf, beylerde sarık, cübbe, şalvar] olmak üzere halkın bir kesiminin [kısmının] hayât tarzı, düşünce ve davranışları da [hareketleri de] ayni kelime ile ifâde edilir olmuşdur. (bkz. Sitembölükbaşı, Şâbân, “irticâ” DİA, istanbul, m. 2000, c.22, s.459)

(2) Erdoğan, Mehmed, “Hâkimiyyet” Fıkıh ve Hukūk Terimleri Sözlüğü, istanbul, m.2013,4.Baskı, s.171, Neşriyyât

(3) “Diyânet İşleri Başkanlığı, 1924 yılından îtîbâren fi’len, 1961 (md. 154) ve 1982 (md.136) anayasaları [kânûn-i esâsileri] ile de anayasa [kânûn-i esâsi] gereği olarak [mûcebince] genel [umûmî] idâre içinde yer alan bir kuruluşdur [mü’essesedir]. Bu kuruluşa [mü’esseseye] genel [umûmî] idâre içinde yer verilmesi, bir tarafdan devletin dîne müdâhale etdiği, diğer tarafdan devlet bütçesinden din hizmetleri için harcama yapılmasının laiklik ilkesiyle [umdesiyle] bağdaşmadığı ileri sürülerek [serdd edilerek] eleşdirilmişdir [tenkîd edilmişdir]. Netekim 657 sayılı Devlet Me’mûrları Kânûnu’nun değişik 36. maddesindeki din hizmetleri sınıfıyla ilgili [alâkalı] hükümlerin ve 633 sayılı kânûnun, anayasanın [kânûn-i esâsinin] laiklik ilkesine [umdesine] aykırı [mugâyir] olduğu iddiâsı ile ibtâli için Anayasa Mahkemesi’nde dâvâ açılmış, bu iddiâ yüksek mahkeme tarafından, “Diyânet İşleri Başkanlığı’nın dînî bir teşkîlât değil genel [umûmî] idâre içinde yer almış idârî bir teşkîlât olduğu, başkanlığın anayasada [kânûn-i esâsîde] yer almasının ve mensûblarının me’mûr sayılarak maâşlarının bütçeden karşılanmasının devletin din işlerini yürütdüğü anlamına [mânâsına] gelmediği ,dînin devletçe denetiminin [murâkabesinin] yürütülmesinin, din işlerinde çalışacak kişilerin yetenekli [kâbiliyyetli] şekilde yetişdirilerek dînî taassubun önlenmesi ve dînin toplum [cem’iyyet] için manevî bir disiplin olmasının sağlanması [te’min edilmesi] gibi ülke koşullarının [şartlarının] zorunlu [mecbûrî/zarûrî] kıldığı ihtiyâçlara uygun bir çözüm [hall] yolu bulmak amacını taşıdığı” gerekçeleriyle [esbâb-ı mûcibeleriyle] redd edilmişdir (15 Hazîran 1972 târîh ve 14. 216 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan [neşr olunan] E:1970/53 – K:1971/76 sayılı karâr). Gerekçedeki [esbâb-ı mûcibedeki] “başkanlık mensûblarının me’mûr sayılarak maâşlarının bütçeden karşılanması devletin din işlerini yürütdüğü anlamına [mânâsına] gelmediği” ile “dînin devletçe denetiminin [murâkabesinin] yürütülmesi” ifâdeleri arasındaki çelişki [tenâkuz] açıkdır ve bu son ifâdeyle, devletin din işlerine müdâhale etmek ve dîni denetim [murâkabe] altında bulundurmak istediği ortaya konmakdadır.

Evkaf ve Şer’iyye Vekâleti’ni kaldırarak Diyânet İşleri Reîsliği’nin kuruluşunu sağlayan 429 sayılı kânûnla din ve devlet işleri birbirinden ayrılmışsa da Diyânet İşleri bütün teşkîlât ve personeliyle birlikde hükûmetin emrine verilmiş, böylece laiklik ilkesiyle bağdaşmayan “devlete bağlı din” sistemi kurulmuşdur. Uzun yıllar uygulama [tatbîkât] da bu yönde olmuş, genel [umûmî] idâre içine alındığı hâlde yeterli [kâfî] bütçe ve kadro verilmediği, ayrıca mevzū’âtı düzenlenmediği [tanzîm edilmediği] için başkanlığın [reîsliğin] hizmet ve faâliyyetleri sınırlı [mahdûd] kalmışdır.

Netekim ezân, ikâmet, tekbir ve salânın türkçe olarak icrâsı devlet emriyle sağlanmış, 2 Hazîran 1941’de kabûl edilen 4055 sayılı Türk Cezâ Kânûnu’nun Bâzı Maddelerini Değişdiren Kânûn ile 526.maddenin 2.fıkrasına ilâve edilen, “Arapça ezân ve Kâmet okuyanlar, 3 aya kadar hafîf hapis veyâ 10 liradan 200 liraya kadar hafîf para cezâsıyla cezâlandırılırlar” hükmü, 17 Hazîran 1950 târîhine kadar yürürlükde [mer’iyyetde] kalmışdır. Ayrıca başkanlık [reîslik] 1950’li yıllara kadar yayın [neşriyyât] ve irşâd faâliyyetlerini, 429 sayılı kânûnun sınırlandırdığı [hudūdlandırdığı] dar çerçeve içinde yürütmeye mecbûr olmuşdur. (Bkz. Yücel, İrfân, “Diyânet İşleri Başkanlığı” DİA, İstanbul, m.1994, c.9, s.458-460)

(4) Erdoğan, Mehmed, “Hâkimiyyet” Fıkıh ve Hukūk Terimleri Sözlüğü, İstanbul, m.2013, 4.Baskı, s.171, Ensâr Neşriyyât

CEMÂL ÜNAL

İslâm Devletler Huḳūḳu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı