OSMANLILARDA VAKIFLARIN ŞARTLARINI KİMSE DEĞİŞTİREMEZDİ Ders kitaplarına bile girmiş bir iddia var: Güya Sultan Fatih, bazı vakıflara el koymuş. Bunları devlet hazinesine zapt etmiş. Hatta bunu padişahların gerektiğinde şer’î hukuka uymadıklarına delil gösteriyorlar. Halbuki devlet, vakıflara el koyamaz. Hususi mülkiyete ilişemez. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır

osmanli-vakiflari

Vakıf, şahıslar tarafından ve mülk mallar üzerinde kurulur. Vakfın şartlarını, kimlerin nasıl istifade edeceğini vakfeden belirler. Bazı hallerde sultan, devlete ait araziyi, mülkiyeti devlette kalmak ve gelirleri bir hayır cihetine sarf olunmak üzere vakfeder. Devlet, böylece sağlık, maarif, bayındırlık gibi amme hizmetlerinin yerine getirilmesini kolaylaştırır. Amme hizmeti görüp de hazineden hakkı doğanlara gelir temin eder. Hazret-i Peygamber’in bu yolda tatbikatı olduğu gibi; Emevîlerden itibaren hemen her Müslüman devlette böyle vakıflara rastlanır.

AMME HİZMETLERİ İÇİN…

Osmanlılarda şahıslar câmi, medrese, imâret, hastane gibi hayır eserlerini vakıf yoluyla yaptırırdı. Devlet de bunların faaliyetini devam ettirebilmesi için mîrî arâzinin gelirini tahsis ederdi. Böylece birtakım amme hizmetlerinin karşılanmasında şahıslar önayak olur; devlet de bunları desteklerdi. Buna hakiki manada bir vakıf olmadığı için, gayrısahih vakıf adı verilir. İrsâdî vakıf veya tahsis kabilinden vakıf da denir. Çünkü gerçek vakıf, şahıs mülkü üzerinde kurulur. Bundan dolayı gayrısahih vakıf, lüzum görülmesi üzerine hükümet tarafından iptal edilebilir. Bu topraklar tekrar devlete döner. Bu vakıfların şartlarını da hükümet gerekirse değiştirebilir.

MEMLÜKLER’DE DE VAR

Meselâ 1398 yılında vefat eden Mısır’daki Memlûk sultanlarından Berkuk, bu gibi vakıflardan bazısını ihtiyaç sebebiyle iptal edip, devlet hazinesine döndürmek istedi. Bunun için zamanın meşhur âlimleri Bülkînî, İbni Cemâa ve Bâbertî hazretleri fetva verdiler. Osmanlı Devleti’nde de zaman zaman böyle vakıfların tekrar devlet hazinesine geri alındığı görülmektedir. Fatih Sultan Mehmed zamanında fetihler için daha çok askere ihtiyaç duyulunca, daha önce yapılmış bazı gayrısahih vakıflar hazineye alınıp, tımar arazisine çevrilmişti. Yerine geçen Sultan II. Bayezid, bunlardan ulemaya maaş olarak tahsis edilenleri iade etmişti. İşin aslından habersiz olanlar, bazı garip yorumlarda bulunmuştu. Güya Sultan Fatih dine karşı lakaytmış da, Sultan Bayezid onun gibi değilmiş. Sofu imiş. Güya Sultan Fatih devleti mukaddes görürmüş de, gerektiğinde vakıflara bile el koyabilecek cesarette imiş.

NASS-I ŞÂRİ GİBİ

Bu yorumlar doğru değildir. Devlet, hususî mülkiyete ve vakıflara el koyamaz. Hatta vakıfların şartlarını değiştiremez. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfedenin koyduğu şartlar, âyet ve hadisler gibi muhkemdir. Padişah bile değiştiremez. Osmanlı tarihinde de devletin vakıflara el koyduğu vâki değildir. Ancak bir vakıf mal harab olduğunda, bunu başka vakfa bağlayarak, işe yarar hale getirmeye çalışılmıştır. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır. Mülkün, yani devletin temeli ise, Halife Ömer’in dediği gibi, adalettir.

EBUSSUUD EFENDİ’DEN KANUNİ’YE: Sen kendini kurtarmışsın

Kanuni Sultan Süleyman vefat ettiği zaman küçük bir çekmecenin de beraberinde gömülmesini vasiyet etmişti. Öldüğünde bu vasiyetin yerine getirilmesi için çekmece kabrin yanına konuldu. Aralarında meşhur âlim Ebussuud Efendi’nin de bulunduğu ulema, “gömülürdü, gömülmezdi” diye çekmeceyi ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Çünkü İslamiyette ölünün eşyasıyla beraber defnedilmesi mümkün değildi. Bu arada nasıl olduysa oldu, çekmece yere düşüp kapağı açıldı. İçinden birtakım kâğıtlar etrafa saçıldı. Baktılar, bunlar Ebussuud Efendi’nin fetvalarıydı. Belliydi ki bu, Kanuni Sultan Süleyman’ın, mahşerde kendisinden hesap sorulduğu zaman “Ya Rabbî! İşte ben her şeyi fetvaya göre, şer’-i şerifin emriyle yaptım” diyeceği manasına geliyordu. Ebussuud Efendi fetvaları görünce ağlamaya başladı ve “Ah Padişahım! Sen kendini kurtarmışsın. İş bize kalmış!” dedi.

Filin kadar konuş!

Hususi yetiştirilen harb filleri zaferi kazanmakta başlıca amil olurdu. Tarih kitapları, fili ehlîleştirip, üzerine insan bindirerek harb etmeyi, ilk defa Pers hükümdarlarından Feridun Ferruh’un ihdas ettiğini söyler. Gerçekten eski devirlerde Asya’daki harblerde filler birinci derecede rol oynardı. Hususi surette yetiştirilen harb filleri zaferi kazanmakta başlıca amil olurdu. Bir harb fili, müteharrik kale gibi kullanılırdı. Vücudu demirden ve boynuzdan bir zırh ile muhafaza edilirdi. Hortumuna da eğri bir kılıç bağlanırdı. Bununla üzerine gelen atlar ve develer ikiye biçilirdi. İran hükümdarı Hüsrev Perviz’in bin tane beyaz fili vardı. Bunlardan bahsederken “Benim ordumu yenecek hiçbir kuvvet yoktur” derdi.

ROMA’YI TİTRETMİŞTİ

Kartaca hükümdarı Hannibal, filler sayesinde Roma’yı titretmiş; Alp Dağlarını bunların üzerinde aşmayı başarmıştı. Hint hükümdarları ihtişamlarını fazla mikdarda file malik olmakla gösterirdi. Hazret-i Peygamber’in dünyaya gelişinden bir sene evvel Yemen hükümdarı Ebrehe filleri ile Mekke’ye saldırmış; ama hikmet-i ilahî, mağlup olup geri dönmüştü. Timur Han, Hindistan’ı istila ettikten sonra ordusunu kuvvetlendirmek için bu mühim silahtan çok faydalanmıştı. Hatta Anadolu’ya yürüdüğü zaman ordusunda otuz iki tane fil vardı. 1402 yılında cereyan eden Ankara Meydan Muharebesi’nde bunları alayların önüne koymuş; Osmanlı ordusunda dehşet hasıl etmek istemişti. Beklediği oldu. Rumeli ve Anadolu askeri, o zamana kadar görmedikleri bu muazzam harb vasıtasının önünde çözüldü.

Fıkra bu ya… Timur Han, Anadolu’ya getirdiği filleri, Ankara Savaşı’ndan sonra, beslenmek üzere şehir ve kasabalara dağıtmıştı. Akşehir’e de bir tane fil düşmüştü. Filin bakımı o kadar zor ve masrafları o kadar çok idi ki, kasaba halkı bizar oldu. Nasreddin Hoca’dan, gidip Timur han ile konuşmasını ve kasabayı bu mükellefiyetten kurtarmasını istediler. Nasreddin Hoca bir heyetle beraber gidip Timur Han’ın huzuruna çıkmayı teklif etti. Kabul ettiler. Korku belası, yola çıktıklarında her biri bir vesile ile sıvıştılar. Selam ve tazimden sonra Nasreddin Hoca geliş sebebini Timur Han’a arz etti. “Efendim, zat-ı devletlileri beslenmek üzere Akşehir kasabasına bir fil tevdi etmişti” dedi. Timur Han: “Evet, ne olmuş bu file?” diye sordu. Nasreddin Hoca: “Efendim, fil yalnızdır. Eğer bir de eşini gönderirseniz, fil yalnızlıktan kurtulur” dedi. [İşin doğrusu, Nasreddin Hoca ile Timur Han arasında bir asır vardır. Nasreddin Hoca fıkralarında adı sıkça geçen Timur Han, aslında o zamanlar Anadolu’yu işgal eden Moğol ordusu kumandanı Keyhatu idi. Nasreddin Hoca, müstevfi (defterdar) sıfatıyla zaman zaman kendisiyle görüşüp, itimadını elde etmeyi başarmış; zulümlerine engel olarak halkın şükranını kazanmıştır.]

E.Buğra Ekinci