Sünniyetin din mi, mezhep mi olduğu hususundaki kafa karışıklığının zâhirî sebebi, dinî literatürdeki “Ehl-i Sünnet mezhebi” tabiridir. Hâlbuki Mutezile, Şiîlik ve bir bütün olarak Bid’at ile karşılaştırıldığında buradaki “mezheb” kavramının fıkıh mezheplerindeki gibi dinde bir “ara yol”u değil, “ana yol” olarak Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “mü’minlerin yolu”ndaki “sebil”i ifade ettiği görülür.

Asıl İslâm Arayışı

Öncelikle dilimizde kısaca “Ehl-i Sünnet” denen Sünnîlik yerine niçin Arapça kalıpla Sünniyet dediğimizi açıklayalım. Sünnet/Sünniyet, kalıp olarak millet/milliyet ayırımına tekabül eder. Yani hem telaffuz olarak dile daha kolay geldiği, hem kelimenin Arapça aslına uygun olduğu için medenîlik ve millîlik yerine medeniyet ve milliyet dediğimiz gibi Sünnîlik yerine de Sünniyet diyoruz.

Ülkemizde radikalizm-İslâmcılık sonrasında alevlenen din tartışmalarının ana meselesi, Sünniyet denen asıl İslâm’ın ne olduğudur. Radikalizm-İslâmcılık devrinde ideolojik kutuplaşma İslâmcı/laik şeklindeydi; sekülerleşme olarak muhafazakârlaşma sürecinde ise bu ayırım, Ehl-i Sünnet/ehl-i bid’ata dönüştü. Bu konudaki tartışmalar, Sünnîliğin din mi, mezhep mi olduğu noktasında düğümleniyor. Son yıllarda bu konuda çoğunluğu ilahiyatçılar tarafından sayısız yazı yazıldı. Ancak görünen o ki yazılanlar, gidermek bir tarafa, bu konudaki zihnî kargaşayı daha da arttırıyor. Bunu gidermek için öncelikle temel kavramların titiz tarifini yaparak işe başlamalıdır.

Genelde kısaca “Sünnîlik” veya “Ehl-i Sünnet” denen tabirin tam ifadesi “Ehl-i Sünnet ve Cemaat”tir. Sünnet ve cemaatin irtibatı, beşerî tecrübenin mantığından kaynaklanır. İnsanın dünyevî tecrübesi anlama, anlam da kimliğe bağlıdır; cemaat kimlik, sünnet de anlam sağlayan kaynaktır. Anlam, özünde ontik bir yolculuk olan beşerî tecrübeyi gayesine ulaştıracak yönlülük hissi, kasd demektir. Bu yolculuk ise tek başına değil, ancak aynı gayeye yürüyen bir cemaatle olur; sünnet sayesinde cemaate bağlandıktan, kimlik ve anlam kazandıktan sonra ferdin yürüyüşü anlamlı hale gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de Fatiha ve Bakara sûresinin başlarında “sana ibadet ederiz, gayba inanırlar, namaz kılarlar” diye çoğul geçtiği gibi, beşerî tecrübe ve selamet ancak cemaatle mümkündür. Bu yüzdendir ki Hanbelî mezhebinde namazın kendisi gibi cemaatle edası da farzdır.

Cemaate “ait olma” ile sünnete “inanma”yı “bağlanma” kelimesinde birleştirebiliriz. Burada sünnet “bağ”, cemaat ise “bağlanılan”dır. Cemaatleşmenin iki merhalesine göre bağın da iki türü ortaya çıkar. Cemaatleşmenin sosyolojik olarak anatomi/fizyoloji ayırımına tekabül eden kuruluş ve işleyiş olarak iki merhalesi vardır. Bu iki merhale, sünnetin akidevî ve amelî iki boyutuyla sağlanır. Mutlak, geniş mânâda kullanıldığında din şeriat demektir; şeriat, dinin Rabbe, din, Kula bakan adıdır. Dine Allah’ın vaz’ etmesi itibariyle şeriat, peygamberin bildirmesi itibariyle millet, kulların uyması itibariyle din denir.

Dar mânâda kullanıldığında ise din şeriatın aslî-itikadî, şeriat fer’î-amelî boyutudur; “Din bir, şeriatlar muhteliftir” hadisinin belirttiği gibi. Peygamberin geniş mânâda din=şeriatta tuttuğu yola sünnet denir. Sünnetin dar mânâda “dinde tutulan yol” olarak akidevî boyutuna İslâm’da millet, Hıristiyanlıkta ortodoksi, “şeriat ve âdette tutulan yol” olarak amelî boyutuna İslâm’da sîret, Hıristiyanlıkta ortopraksi denir. İkisi cemaatin kuruluş ve işleyiş bağları, İbni Haldun’un terimiyle sebeb asabiyetleri olarak işler; cemaat, millet=ortodoksi ile kurulur; sîret=ortopraksi ile işler; şu tabloyla gösterilebileceği gibi:

Sünnet

Millet

Ortodoksi

Sîret

Ortopraksi

Kuruluşu

İşleyişi

Cemaat

Çeşitli şekillerde Kütüb-i Sitte’de geçen sahih bir hadisinde Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm, Yahudiler ve Hıristiyanların sadece birinin cennetlik, diğerlerinin cehennemlik olduğu yetmiş bir ve yetmiş iki fırkaya/millete ayrıldıklarını, kendi ümmetinin de birinin cennetlik, diğerlerinin cehennemlik olduğu yetmiş üç fırkaya ayrılacağını beyan etmiştir. Sahabenin tek kurtulan fırka veya kurtarıcı milletin hangisi olduğunu sorması üzerine de Rasûlullah, “O, benim ve ashabımın üzerine olduğu millettir” buyurmuştur. Peygamber ve ashabının tâbi‘ olduğu bu millet, Kur’ân’da “Babanız İbrahim’in milletine ittibâ‘ edin” (Hacc, 22/77-78) denen millettir.

Din, Allah’ın vaz’ etmesi itibariyle şeriat, peygamberin bildirmesi itibariyle millet, kulların ittibâ‘ı itibariyle dindi. Dolayısıyla “millet” gibi “millete ittibâ‘” olarak milliyet (millîlik) de bizzat dindir. “Sünnet/Sünniyet” kavram çifti, millet/milliyetin karşılığıdır. Burada “Sünniyet” kavramının iki mânâsını ayırt edebiliriz. Birincisi, “sünnet mezhebi”, ikincisi “sünnet mezhebine ittibâ‘.” Akide/itikad ayırımı, mezheb/ittibâ‘ ayırımının karşılığıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “mü’minlerin yolu” (Nisâ, 4/115) tabiri birinci, “mü’minlerin yoluna ittibâ‘” tabiri ise ikinci mânâda Sünniyeti ifade eder:

“Her kim de doğru yol kendisine belli olduktan sonra Peygamber’e muhalefet eder ve mü’minlerin yolundan başkasına ittibâ‘ ederse, onu o takip ettiği yola sevk eder ve onu cehenneme daldırırız. Ve ona ne fena bir gidilecek yer.”

Kur’ân’da başka âyetlerde buyurulur: “De ki: Ey insanlar! Haberiniz olsun ben size, sizin hepinize Allah’ın Rasûlüyüm, o Allah ki bütün göklerin ve yerin mülkü onun, ondan başka ilâh yok, hem diriltir hem öldürür, onun için gelin iman edin Allah’a ve Rasûlüne, Allah’a ve Allah’ın bütün kelimelerine iman getiren o ümmî Peygambere ve ittibâ‘ edin ona ki bu hidayete erebilesiniz” (A’râf, 7/158). Böylece ümmet, bizzat Kur’ân tarafından Peygambere=Sünnetine ve mü’minlerin yoluna ittibâ‘ ile emr edildiği için Sünnet ile Sünniyet bir ve bizzat dindir. Peygamber ve ashabının milletine, mü’minlerin yoluna alternatif bir yol olamayacağına göre Sünniyet bizzat din, yani “asıl Müslümanlık, dinde ana yol”dur. “Şeriat, minhâc, sebil, tarik, mezhep” gibi dine dair bütün kavramlarda yol esprisi yatmasının da gösterdiği gibi, din, aslında bir yollar hiyerarşisinden müteşekkil bir büyük ilahî, ontik yoldur:

Din-Sünnet-Sünniyet

Yolun-Yolunun-Yolu

Yani ancak Sünniyet ile Sünnete ve onunla Dine yol bulunabilir; bu yüzden Sünniyet, “asıl Müslümanlık, dinde hak, ana yol”dur. Bu hakikat, Cibril hadisinde geçen, “İslâm, iman, ihsan” denen dinin üç mertebesine bakarak daha iyi anlaşılır. Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın bu hadisinde dinin mertebeleri olarak İslâm, şeriat, İman, din (akide) ve İhsan hüsn-i ibadet olarak tarif edilir. İslâm-İman-İhsan, itikad mertebeleri bakımından da tefsir edilebilir. “Her doğan fıtrat üzere doğar” hadisince İslâm kelime-i tevhid, İman kelime-i şehadet, İhsan âmentüdür. Yani dinde İslâm ve İman temel, İhsan binadır.

Din, ilim ve amel olarak iki temel boyuttan oluştuğuna göre İhsan da hüsn-i itikad ve hüsn-i amelin, yani, itikad ve amelin güzelliğinin izdivacıdır. Ancak şeriatın bizzat din denen akidevî kısmında tutulan yol olarak millet=ortodoksi, cemaatin kuruluş bağı, dinde birlik temeli olduğu için İhsan, öncelikle hüsn-i itikad demektir. Akide/itikad ayırımı, mezheb/ittibâ‘ ayırımının karşılığıydı. Buna göre Sünniyet, Neye (Ehl-i Sünnet akaidi), Nasıl (Ehl-i Sünnet itikadı) inanma, yani hüsn-i itikad veya “doğru inanış tarzı” demektir.

İmam Tahâvî, Ehl-i Sünnet itikadının standart ifadesini sunduğu risalesinde, “Rasûlullah sallellâhü ‘aleyhi ve sellemin ashâbını sevmek din, iman ve ihsandır. Onlara buğz ise küfür, nifak ve tuğyandır.” diyerek itikad mertebeleri olarak İslâm-İman-İhsanı anlatır. Nitekim geleneğimizde bir kişinin cenaze namazı esnasında tezkiyesi de “Mevtanın muvahhid, mü’min ve Ehl-i Sünnet olduğuna şehadet eder misiniz?” şeklinde yapılırdı. Evliya Çelebi de Seyahatnâme’sinde bir belde halkını “Cümle halkı evliyâullaha inançlı, Ehl-i Sünnet, mü’min ve muvahhid kimselerdir.” diye tanıtır.

Sünniyet, dinde doğru inanış tarzının formülasyonu ve benimsenmesi demektir; âmentü=credo, bu formülasyonun ifadesidir. Arapça’da “birine kitabı yazdırmak, söyletmek” mânâsındaki imlâl kökünden türeyen millet, Peygamberin “kul=de”, ümmetin “âmentü=iman ettim” dediği, etrafında toplandığı, üzerinde birleştiği altı akide esasıdır. Kronolojik olarak “Sünnet/Sünniyet” münasebeti, ‘Asr-ı Saadet=‘Asr-ı Fitne ayırımına tekabül eder. Asıl din olarak Sünniyet, ‘Asr-ı Saadet’ten sonra ortaya çıkan akidevî şüphelere karşı ilk iki nesil, yani, sahabe ile Hasan Basrî, İbrahim Nehaî, Ebû Hanîfe başta olmak üzere Mâlik b. Enes, Evzâî, Süfyân Sevrî, İbni Sîrîn, İbnü Ebî Leylâ gibi tâbiîn neslinin müctehid âlimleri tarafından zarûrât-ı dîniyye denen altı maddelik âmentü ve buna bağlı iman esaslarının tesbitiyle billurlaşmıştır.

Ehl-i Sünnet ve Cemaatin Alametleri

Kur’ân’da ve Cibril hadisinde geçmediği halde muhtelif hadislerde geçen hayır ve şerrin Allah’tan olduğu kadere imanla birlikte altı iman esası ilk defa Ebû Hanîfe’nin el-Fıkhü’l-Ekber’inde âmentü olarak formüle edilmiştir. Aslında İslâm literatüründe iman esasları “Allah’a, peygambere ve âhiret gününe iman” şeklinde önce üç, sonra kelime-i şehâdette belirtildiği üzere Allah’a ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine iman şeklinde iki, son olarak da Allah’a iman şeklinde tek bir esasa indirilmiştir. Buna bağlı olarak sahabeden Enes b. Malik ve tâbiînden Ebû Hanîfe, Ehl-i Sünnet ve Cemaatin alametlerini üç maddede toplamışlardır: Tafdîlü’ş-şeyhayn (Ebu Bekir ve Ömer’i üstün tutmak), Hubbü’l-hateneyn (Hz. Osman ve Ali’yi sevmek), el-Mesh ‘ale’l-huffeyn (mestler üzerine mesh etmek).

Bunlar bilahare Taftazânî’nin Şerhu’l-‘Akâid’inde saydığı gibi müctehid âlimler tarafından 13’e çıkarılmıştır: 1-Tafdîlü’ş-Şeyhayn (Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisinin Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer olduğuna inanmak), 2-Hubbü’l-Hateneyn (Damatları Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimizi sevmek), 3-Ta‘zîmü’l-Kıbleteyn (Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Aksa’yı tazim etmek), 4-el-Meshu ‘ale’l-huffeyn (Mestler üzerine mesh yapmak), 5-es-Salâtü ‘ale’l-cenâzeteyn (Salih ve facir her Müslümanın cenaze namazını kılmak), 6- es-Salâtü halfe’l-imameyn (Salih ve facir her imamın arkasında namaz kılmak), 7-el-İmsakü ‘ani’ş-şehâdeteyn (Filan cennetlik, filan cehennemliktir diye kat’î hüküm ve şehadette bulunmamak), 8-el-Kavlü bi’l-Ma’sumeyn (Peygamberler ve meleklerin günahsız olduğuna inanmak), 9-el-İ’tikâdü bi-Hulûdi’l-Ferîkayn (Müminlerin ebedi cennetlik, kâfirlerin ebedi cehennemlik olduğuna inanmak), 10-el-Îmânü bi’l-cerîhateyn (İman esaslarını kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmek), 11-el-Kavlü bi’l-imtinâ’ayn (Allah Teâlâ’nın havadise mahal olmasının ve sıfatlarının değişmesinin muhal olduğuna inanmak), 12-el-Îmânü bi’l-hayâteyn (Kabir ve ahiret hayatına inanmak) 13-İsbâtü’ş-şefa’ateyn (Enbiya ve salihlerin günahkârlara şefaat edeceğine inanmak).

Zamanla ortaya çıkan şüpheler karşısında Ehl-i Sünnet akaidinin çerçevesi genişlemiştir. Mesela Mehdî ‘aleyhi’s-selâmın gelişi, Şîa’da olduğu gibi usûlü’d-dînden bir esası değildir. Ancak XIX. asırda Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın âyetleri tahrif ederek Hz. İsa’nın hayatiyetini ve ahir zamanda nüzulünü inkârı üzerine Zahid Kevserî ve Enver Şah Keşmirî gibi âlimler, Hz. İsa’nın nüzulü hakkındaki hadislerin mütevatir olduklarını isbat ederek bunu Ehl-i Sünnet akaidinin bir unsuru haline getirmişlerdir.

Çağımızda mucizelerin, şefaatin, kabir azabının, hadis ve sünnetin, mezheplerin, ruh ve cinnin inkârı, Hz. Muaviye’nin şahsında sahabeye dil uzatılması, sadece Lâ ilâhe illallâh diyen Yahudi ve Hıristiyanların da cennete gireceği iddiaları gibi ilhad örnekleri karşısında da müctehid âlimler, bunların Ehl-i Sünnet akideleri, hak olduklarını göstermişlerdir.

Ehl-i Sünnet iman esasları, âmentüdeki “Ölümden sonra diriliş haktır” ifadesinde olduğu gibi, “Kabir suali ve kabir azabı haktır, Evliyanın kerameti haktır vs.” şeklinde “haktır” olarak ifade edilmiştir. Nitekim İslâm âlimleri, “Ehl-i Sünnet”ten “Ehl-i Hak” olarak bahs ederler. Bu, bunların sabit ve mütevatir olduğunu, inkâr edenlerin küfre düşebileceğini ifade eder. Daha özelde elfâz-ı küfür risaleleri de iman/küfür ve böylece Sünniyetin sınırlarını netleştirmeye yararlar. Kevserî gibi âlimlerin “Mezhepsizlik, dinsizliğe köprüdür” diye ifade ettikleri gibi, ümmetin kabul ettiği “dört hak mezheb”in dışında bir mezhep/mezhepsizliğin dinsizliğe götürmesi kaçınılmazdır. Ebû Hanîfe, “Mest üzerine meshi caiz görmeyenin küfründen korkarım, zira bu konudaki hadisler tevatür derecesindedir” sözüyle bu tehlikeye işaret eder. Ehl-i Sünnet akidelerine “Ehl-i Sünnet ve Cemaatin alametleri” denmesinde yatan espri de budur. Tabir, bu akidelere imanın Kur’ân’da geçen “mü’minlerin yoluna ittibâ‘ın” alameti olduğunu gösterir. Kabir azabının hak olduğu gibi bu esaslara inanmayarak mü’minlerin yolundan ayrılanların İslâm dairesinden çıkmaları ihtimali çok yüksektir.

İslâm âlimleri, Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın hadislerinde geçen “Bizden değildir” ifadesine de “Bizim yolumuzdan (sünnetimizden) ve cemaatimizden değildir” mânâsı verirler. Bunun başlıca misali, kurucusu Vâsıl b. Atâ’nın büyük günahları işleyen bir kimsenin iman ile küfür arasında kaldığı iddiası üzerine Hasan Basrî’nin “Vâsıl bizden ayrıldı” dediği İslâm’daki ilk ve ana bid’at fırkası olan Mutezile’nin akıbetidir. Mutezile, bilahare kaderi inkâr ederek Allah’ın şerrin yaratıcısı olmadığını savunduğu, “Kul fiilinin yaratıcısıdır” dediği için İslâm âlimleri tarafından dinden çıkmış kabul edilmiştir.

Mezhep Değil Anayol

Sünniyetin din mi, mezhep mi olduğu hususundaki kafa karışıklığının zâhirî sebebi, dinî literatürdeki “Ehl-i Sünnet mezhebi” tabiridir. Hâlbuki Mutezile, Şiîlik ve bir bütün olarak Bid’at ile karşılaştırıldığında buradaki “mezheb” kavramının fıkıh mezheplerindeki gibi dinde bir “ara yol”u değil, “ana yol” olarak Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “mü’minlerin yolu”ndaki “sebil”i ifade ettiği görülür.

1. Mutezile’ye karşı Eş’ariye:

Dinin ihtilaf alanı fürû’ında dört amelî mezhep, dört okulu, yolu, ancak dinin vahdet alanı usûlünde tek itikadî mezhep, dinin ana yolunu temsil eder. İslâm tarihinde “Ehl-i Sünnet mezhebi” tabiri, ana ehl-i bid’at kelâm mezhebi olarak Mutezile’ye karşı Eş’arî mezhebi için kullanılmış, ancak bilahare bir taraftan Mutezile’nin dinden çıkmış sayılması, diğer taraftan Ehl-i Sünnet akaidinin Hanefiye gibi diğer mezheplerce tahkimiyle “Ehl-i Sünnet mezhebi” Eş’ariye’ye münhasır olmaktan çıkarak “dinde ana yol” mânâsını kazanmıştır.

2. Şiîliğe Karşı Sünnîlik:

Râfizîlik, İslâm ve Osmanlı kaynaklarında Şiîliğin özel adı olarak kullanılan bir terimdir. Bu, onların İslâm’da hilafetin meşruiyetini ve neredeyse sahabenin tamamını retlerini ifade eder.    Hz. Ali’yi sevmeyenlere Hâricî, üç halife başta olmak üzere sahabenin tamamını sevmeyenlere Râfızî, hepsini sevenlere Ehl-i Sünnet ve Cemaat denir. Birçok âlimle birlikte Gazâlî, Fedâihu’l-Bâtıniyye isimli eserinde “Şiîler, Ehl-i Sünnet’i tekfirleri ve sahih hadisleri reddetmeleri sebebiyle her iki yönden de küfre düşmüşlerdir.” diyerek Şiîlerin İslâm dairesinden çıktığını bildirmiştir. Bilahare Osmanlı’da İbni Kemal, Yavuz Selim devrinde Şiîlere karşı normalde kâfirlere karşı verilen cihad fetvası vererek bunu pekiştirmiştir. İsmet Özel’in veciz ifadesiyle: “İslâmiyet, Sünnîlik ve Şiîlik diye ikiye ayrılmış değildir. İslâm dünyasından Şiîler kopup gitmişlerdir.”

3. Bid’ate Karşı Sünniyet:

Şu halde “Ehl-i Sünnet mezhebi” tabirindeki “mezheb”, dört fıkıh mezhebinde olduğu gibi dinde alternatif bir yolu değil, genel olarak küfre dönüşebilecek bid’at yoluna, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “mü’minlerin yolundan gayrısı”na karşı “mü’minlerin yolu”ndaki “sebil”i, “dinde ana yolu” ifade eder. Nitekim İmam Mâlik, “Ehl-i sünnet kimdir” sorusuna “Ehl-i sünnet öyle kimselerdir ki onların tanındıkları belli bir lakap yoktur, ne Cehmîlik, ne Kaderîlik, ne Râfizîlik” cevabını verir.

O halde benim dinim Sünnîlik değil demek, benim dinim İslâm değil demek gibidir.

 @GencerBedri

 

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here