kitaplik

Lügatte ‘mevzu’ bir yere sonradan konulmuş demektir. Istılahta ‘Hazret-i Peygamber’in ağzından çıkmayıp da, bir yalancı tarafından uydurulmuş ve hadîs denilmiş söz’dür. Bu ise iki yol ile anlaşılabilir:

Birincisi, sözün sahibi olan Resûlullah’ın, “Bu benim sözüm değildir” demesidir.

İkincisi de, nübüvvetin başından, vefatına kadar hergün Resûlullah’ın yanında bulunup, her sözüne, her hâline, her huyuna titizlikle dikkat ederek, yazılanlar arasında bu sözün bulunmaması ile anlaşılır. Bu yol ile de anlamak elbette mümkün değildir. Şu halde bir sözün mevzu olduğunu anlamak ictihadîdir. Usûl-i hadîs ilminde müctehid olan bir âlim, bir hadîsin mevzu olduğunu ispat edince, bu ilmin bütün âlimlerinin de mevzu demesi lâzım gelmez. Mevzu diyen müctehid, bir hadîsin sahîh olması için lüzûm gördüğü şartları taşımayan bir söz için, ‘Benim mezhebimin usul kâidelerine göre mevzudur. Bu sözün hadîs olduğu bence anlaşılamamıştır’ der. Hadîs usulü ilminin başka bir müctehidi de, sözün doğru olması için aradığı şartları bulunca, ‘mevzu değildir’ diyebilir.

Bir hadîsin sahih sayılmaması, mevzu olduğunu elbette göstermez.

Hasen, hatta zayıf hadîs olabilir. Zayıf hadîs, haram ve farz için delil olmaz; ama bunlardan daha sıhhatli başka haberler ile teâruz (görünüşte farklılık) hâlinde olmadıkları müddetçe, nâfilelerde, ahbâr [dünyanın yaradılışı ve kıyamete dair haberler] ve kıssalarda delil olabilir. “Vatan sevgisi imandandır” sözü, bir ahkâm hadîsi değildir ki, zayıf veya mevzu olmasının dine bir zararı dokunsun. Şu halde bir âlimin sözüyle, bir hadîs için kat’iyetle konuşmak, usûle aykırıdır. Mevlânâ Celâleddin Rûmî, İmam Rabbânî gibi zâtların eserinde mevzû hadîs olduğunu söylemek, doğrusu büyük bir cesarettir. Acaba bu büyük ilim sahibi zâtlar, mevzu hadîsleri sahîhlerinden ayıramazlar mıydı? Yoksa hadîs uyduracak kadar mübâlatsız mı idiler? Hazret-i Peygamber’in hadîs uyduranlar için bildirdiği ağır cezalara aldırış etmeyecek kadar din kuvveti ve Allah korkusuna sahip değil miydiler?

Kaldı ki, bir fakih, hadîsleri tahkik ve delâletini tesbitte, bir muhaddisten yukarıdır.

Bir hadîsin sıhhat ve mevzuya delâleti hususunda muhaddisin değil, fakihin ne dediği mühimdir. Nitekim A’meş, kendi rivâyet ettiği bir hadîsin hükme delâletini beyan eden Ebû Hanîfe’ye, “Biz muhaddisler eczacıyız; siz fakihler tabibsiniz. Tabib olmadan eczacının ilacı ne işe yarar?” buyurmuştur. İmam Gazâlî, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, İmam Rabbânî gibi ümmetin neredeyse ittifakıyla bir yandan ilimde rüsûh kesbetmiş, öte yandan vilâyetin üst derecelerine erişmiş âlimler için, ‘fakih değildir, muhaddis değildir, burası onların söz söyleyeceği bir vâdi değildir’ diye dudak bükmek, en azından müslüman bir ilim yolcusunda evvelemirde aranan edebe muvafık değildir. İmam Gazâlî’nin kendisi için “Hadîs ilminde sermâyem azdır’ sözü, tevâzu sayılmasa bile, kendisinin mevzu hadîsi mevzu olmayandan ayıramayacak derecede olduğunu gösterir mi? Bir hadîsin sıhhatini Aclûnî bilecek, Sehâvî bilecek; ama Gazâlî bilmeyecek, Mevlânâ bilmeyecek, İmam Rabbânî bilmeyecek? Bu şaşılacak bir şeydir. Nihayet ‘Bu hadîsin sıhhati hakkında o böyle ictihad etmiş, bu böyle ictihad etti’ denir. Yoksa kimse yanılmaktan muarrâ değildir.

Hadislerin hepsi bizlere ulaştı mı ?

 

Hadîs-i şeriflerin zaptı ve kaydı Asr-ı Saadet’te başlamış; toplanması ise Emevîler devrinden itibaren cereyan etmiştir. Buna rağmen, İslâm tarihi boyunca bütün hadîs-i şeriflerin kayda geçirilmesi mümkün olmamıştır. Kayda geçirilen hadîs-i şeriflerin tamamının da bugüne ulaştığını söylemek yanlış olur. Bazı hadîs-i şerifler, yazılı olarak değil; ama sözlü olarak intikal etmiş olabilir. Nitekim sözlü rivâyet, aslında yazılı rivâyetten yukarıdır. Düşman istilâlarında İslâm dünyasındaki ilim merkezleri harab olmuş; âlimler öldürülmüş; kitaplar yok edilmişti. Müctehidin mevcud sünnet külliyâtına uymaz gibi görünen ictihadı, belki o zaman kaybolan bir hadîs-i şerîfe istinâd ediyor olabilir. Ulema arasında tedâvül eden ve hadîs-i şerif diye bilinen sözler de böyledir.

Hadîs, fıkıh ve tasavvuf âlimi İmam Şaʽrânî (973/1565, hocalarından Şeyhülislâm Zekeriyya el-Ensârî’ye, “Başa sarılan sarığın iki omuz arasında bırakılacak ucunun, dört parmak uzunlukta olmasına sünnette işaret edilmişken; tasavvuf erbâbının bunu başa sarılan tülbendin en ucundan bir arşın bırakması hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sormuştu. O da, “Onlar, Hazret-i Peygamber’den böyle bir rivâyet işitmiş olmasalardı, böyle yapmazlardı. Bildiğimize göre, Moğollar Bağdad’ı alınca, altını üstüne getirmiş; Bağdad’daki bütün kütübhânelerin kitaplarını, müctehidlerin, muhaddislerin eserlerini Dicle nehrine atmışlar; öyle ki nehir bu kitaplarla dolmuş, atlar dahi bu kitaplara basarak karşıya geçebilmişlerdir. İşte bu gün elimize geçmeyen ve bilmediğimiz nice hadîsler yok olup gitmiştir” diye edibâne cevap vermiştir. (el-Uhûdü’l-Kübrâ, 416)

 

Ekrem Buğra EKİNCİ