S İ F İ L ‘ İ N    R E D D İ    2

Ebûbekir Sifil’in Dâru’l-İslâm-Dâru’l-harb Mes’elesine Dâir Görüşlerinin İbtâli 

Bu kadar saçmalaması kâfî değilmiş gibi konuşdukca ve yazdıkca batarak:

“Dâru’l-harbi dâru’l-harb yapan esâs şey harbdir” [1] demekdedir.

Kendine tevcîh edilen başka bir suâle verdiği cevâbda da:

       Dâru’l-harb: İslâm devletiyle [dâru’l-İslâm ile] arasında fiilî savaş [harb] durumu [hâli] olan devlet demekdir” deyip “son derece önemli [mühimm] ve cevâbsız” olarak vasıf eylediği şu süâlleri (ehline tevcîh etmiş de cevâb alamamış sân ki) etmekdedir:

       1. Böyle bir İslâm devleti [dâru’l-İslâm] var mı?

        2. Türkiye hangi İslâm devletiyle [dâru’l-İslâm ile] fiili savaş [harb] durumu [hâli] yaşamakdadır?” [2] demekdedir. 

       Fî’l-hakîka bir ülkeyi dâru’l-harb yapan esâs şey küfürdür!

       Zîrâ, dâru’l-harb: “Dâru’l-küfür”, “Dâru’l-kahr”, “Dâru’l-ibâha” vesâire ıstılâhât-ı fıkhiyyeyle müterâdif olup, şerîat-ı Muhammediyye ile idâre edilmemesi esbâb-ı mûcibesiyle cân ve mâl emniyyeti bulunmayan hükmî veyâhūd fiilî her ân harb sâhası olan ülke demekdir.

       Hâl-i hâzırda dâru’l-İslâm (şerîat-ı Muhammediyye ile idâre edilen ülke) yokdur.

       Lâkin bir ülkenin dâru’l-harb olması için dâru’l-İslâmın mevcûdiyyeti veyâhūd dâru’l-İslâmın o ülke ile beyninde fiilî bir harb hâli olması aslâ ve kat’â şart olmayıp, sâde şerîat-ı Muhammediyye ile idâre edilmemesi kâfîdir.

       Ebûbekir Sifil’in, “Dâru’l-harbi dâru’l-harb yapan esâs şey harbdir” şeklindeki lakırdısı ile işbu lakırdı üzerine binâ’ etdiği bütün hükümler Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî isimli amelî mezheblerden müteşekkil olan Ehl-i sünnet ve’l-cemâatin hîçbir kaynağında aslâ ve kât’â mevcûd olmayan zîrâ bi’z-zât hazretin uydurduğu birer modern fetvâ, asrî hurâfedir.

       Ez-cümle kendine tevcîh edilen 2 süâle dâru’l-İslâmın mevcûd olmadığı ve mü’minlerin ömür sürmek mecbûriyyetinde kaldıkları dûru’l-harbde şerîat-ı Muhammediyye’yi nizâm/kânûn-ı esâsî hâline getirmeğe kâfî bir kuvvete mâlik olmadıkları bir keyfiyyetde cevâben diyor ki:

       Bir yer [ülke] dâru’l-harb olduğunda mü’minlerin orada süresiz [müddetsiz] ikâmet etmeleri câiz olmaz. Ya orada ikâmet etmeyecekler ya da dâru’l-harb ahkâmı ne ise onu uygulayacaklar [tatbîk edecekler]. Yânî savaşacaklar [cihâd edecekler]. Oysa bu kardeşlerimizin böyle bir gâyesi ve endîşesi aslâ olmadı! Dahası dâru’l-harb olan bir yere bir müslimân devlet [dâru’l-İslâm] savaş açsa [i’lân-ı cihâd etse] oradaki her kesi esîr etme hakkı doğar. Dâru’l-harb ahkâmının bir kısmını uygulayıp [tatbîk edip], bir kısmını hîç gündeme [rūz-nâmeye] getirmemek olmaz. Bu türlü tutarsızlıklardan [insicâmsızlıklardan] uzak durmak gerekir. [3] 

       […] Mü’minlerin dâru’l-harbde kalıcı [muhalled] olarak ikâmet etmeleri câiz değildir. Bizler burada [Türkiye’de] pâşâ pâşâ yaşıyoruz; bir yerede gitmeye de niyetimiz yok. Gitmek istesek bile nereye gideceğiz?” [4] 

        Kendine tevcîh edilen dîğer bir süâle verdiği cevâbda da:

       Dâru’l-harbde nedense savaşmak [cihâd etmek] dışında her şey aklımıza geliyor. Dâru’l-harbi dâru’l-harb yapan esâs şey harbdir; bunun dışında her şey aklımıza geliyor. Bir tek savaşmak [cihâd etmek]… O da işimize gelmiyor. Dâru’l-harbde ikâmet ediyoruz… Oranın vatandaşı [tâbi’i] oluyoruz… Orada iş kuruyoruz; evleniyoruz…” diyor. [5]

       Fî’l- hakîka mü’minler, Ebûbekir Sifil’e ittibâ’ edip kıyâm etseler, şerâit îtibâriyle şerîat-ı Muhammediyye’ye mugâyir bir şekilde dâru’l-harbde ülü’l-emr mevki’inde olmayan birine ittibâ’ etmek yoluyle ilm-i hâllerini öğrenmeksizin, câhilce amel eylemiş olduklarından her biri ittibâ’ etdikleri kimse gibi fâsik olur.

      Zîrâ, hâl-i hâzırda mü’minlerin, dâru’l-harbi dâru’l-İslâma tehavvül etdirmeğe kuvvetleri kâfî olmayıp, kıyâm etmeleri âdetâ bir intihâr olup, aslâ ve kat’â câiz değildir!

       Kendine tevcîh edilen:

       “[…] Dâru’l-harb neresidir, ülkemiz [Türkiye] dâru’l-harb midir [ve] fâiz dâru’l-harbde olsak dahi halâl konumuna girer mi? […]”

       Şeklindeki süâle verdiği cevâbda:

       “[…] Dâru’l-harbde mü’min ile harbî arasında fâiz olmayacağını bildiren hadîs mürseldir. İmâm Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed – Radıya’llâhu anhüm ecmaîn – bu hadîs ve onu takviye eden başka birtakım delîllere dayanarak dâru’l-harbde mü’min ile harbî arasında fâizli muâmele yapmanın câiz olduğuna hüküm etmişlerdir.

       Ancak bunun şartları vardır: Bu alış veriş harbînin rızâ’sıyle olacak ve kesinlikle [mutlaka] mü’min kazançlı çıkan taraf olacak”[6] derken hîçbir i’tirâz serd eylememesine rağmen kendine tevcîh edilen ayni mânâdaki başka bir süâle verdiği cevâbda ise: 

       ” […] Esâsen “Türkiye dâru’l-harbdir” diyorsa bir insân bunun arkasından hemen “(…) Cum’a kılınmaz; fâiz almak câizdir” gelmez. Bunun arkasından ilk gelecek olan şey dâru’l-harb harb yeridir / savaş yeridir; savaşacaksınız [ cihâd edeceksiniz ] . Dolayısıyle âl-i Cengiz oyunu yapmağa gerek yok.Bunu [Türkiye’de olduğu gibi] Avrupa’da da yapan kardeşlerimiz var.Gerek yok. “Almanya dâru’l-harbdir, burada fâiz alabiliriz” bunun gibi böyle absürt şeyler yapılıyor” demesinin akabinde işbu lakırdılarına bir tezâdd-ı tâmm teşkîl eden bir şekilde: 

       Mükellefiyyetlerinden kaç, ruhsatlarından istifâde et… Ne güzel ! ” [7]demekle Ebûbekir Sifil, ruhsatlı olduğunu kabûl etdiği amelleri etmeyi “absüst” olarak vasıf etmekle büyük bir garâbete giriftâr olmuşdur. 

       Fî’l-hakîka ;

       1- Fâiz akdinin / muâmelesinin yapıldığı mahallin dâru’l-harb hudûdları dâhilinde olması.

       2- Fâiz akdi / muâmelesi yapan müslimin, dâru’l-harbe, dâru’l-harb reîsinin izniyle / pasaport-vize ile girmiş olması veyâhūd dâru’l-harb tebeâsından olması.

       3- Fâiz akdi / muâmelesi yapan müslimin fâiz akdi / muâmelesi yapdığı kimsenin harbî olması.

       4- Fâiz akdi / muâmelesi yapan müslimin harbî ile yapdığı fâiz akdinin / muâmelesinin her hangi bir cebir, aldatma, yalan, hîle olmaksızın tamâmen harbînin rızâ’sıyle tehakkuk etmesi.

       5- Fâiz akdi / muâmelesi yapan müslimin harbî ile yapdığı fâiz akdinden / muâmelesinden mutlak kârlı çıkması.

       Şekillerindeki şartlara istinâd edilerek alınan veyâhūd verilen her nev’ fâiz halâl olmakla birlikde fâiz akdi / muâmelesi yapılan kimsenin müslim bir harbî olması keyfiyyetinde işbu kimseden fâiz almak sâde tenzîhen mekrūhdur!

       Zîrâ, şerîat-ı Muhammediyye’ye binâ’en dâru’l-İslâmda vücûda gelen mâl emniyyeti gayr-i müslim harbîlere ne dînen ne de hukūken müslim harbîlere ise sâde hukūken şâmil değildir.

       Bir de müslimlerin ömür sürmek mecbûriyyetinde kaldıkları dâru’l-harbin dâru’l-İslâma tehavvül etmesi için emru’llâh olan gayreti etmemeleri ruhsatlardan istifâde etmelerinin sahîh olmasına mâni’ değildir.

       Asıl absürt olan ise hem Hanefî Amelî Mezhebi imâmlarının hem de Şâfiî Amelî Mezhebi Ser-imâmı Muhammed bin İdrîs eş-Şâfiî hazarâtının – Radıya’llâhu anhüm ecmaîn – vardıkları hükümleri fehim edememiş birinin ilm-i hâl seviyyesindeki dâru’l-İslâm – dâru’l-harb hayâtî mes’elesi üzerine ahkâm kesmesidir.

       Kendine tevcîh edilen dîger bir süâle verdiği cevâbdaki:

       Bu tartışmanın her hangi bir fâidesi olduğunu düşünmüyorum. Zîrâ, Türkiye’nin ( ya da Avrupa’da yaşayanlar bakımından Avrupa’nın ) dâru’l-harb olduğunu mücerred olarak söylemek ve savunmak [müdâfaa etmek] bunu söyleyip savunanların [müdâfaa edenlerin] hayât tarzında hîçbir değişiklik yapmıyor. Her kes günlük hayâtına devâm ediyor.Oysa Türkiye’nin dâru’l-harb olduğunu söyleyen Mustafâ Sabrî Efendi merhūm bu fetvâsının bedelini sürgünde yaşayarak alnının akıyle ödemişdi.Peki bunu bugün savunanlar [müdâfaa edenler] ne yapıyorlar?

       Bu mes’eleyi teorik olarak tartışmanın ilgili [alâkalı] fıkhî hükümleri “öğrenmekden” – bir de bunu kabûl etmeyen mü’minlerle yeni bir bölünme / ayrışma meydâna getirmekden – başka bir yarar sağladığını ben şahsen bugüne kadar görmedim.”[8]

       Şekillerindeki lakırdılarından besbelli Ebûbekir Sifil, (Hanefî olduğu hâlde) Hanefî Amelî Mezhebi’nin esâsını teşkîl eden dâru’l-İslâm-dâru’l-harb mes’elesinin nazarî kısmını bir ilm-i hâl mes’elesi olmakdan (kendince) çıkarıp, günümüzdeki birtakım müslimlerin kaynağı cehâlet olan amelî dev-âsâ kusūrlarını mes’elenin ilmî esâsıymış gibi amelî olanı nazarî olanın üzerine örtmek sūretiyle sadedi kapatıyor.

       Ve hazret hîç değilse 2 kaliteli Türkçe cümle inşâ edebilme seviyyesinde olabileydi belki bellerdi bahis etdiği vücûd bulmayan yararın ve de vücûd bulan zararın illeti mü’minlerin alâkalı fıkhî hükümleri öğrenmek yolunda mârūz oldukları ahkâm kesenlerin dev-âsâ neşr-i cehâletleridir!

       Netîce-i kelâm Ebûbekir Sifil: “Siyer” (İslâm Devletler Hukūku) isimli ilim sâhasında ehl-i mâlûmât bir kimsenin dahi seviyyesinde değildir. (Tâmm da “Türkiye dâru’l-harbdir” şeklinde hüküm verenleri suçladığı gibi) Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî isimli amelî mezheblerden müteşekkil olan Ehl-i sünnet ve’l-cemâate tamâmen mugâyir bir şekilde kâide koyan ve koyduğu kâide üzerine binâ’ etdiği hükümlerle siyeri tahrîf edip, başda Türkiye olmak üzere nice dâru’l-harbin dâru’l-İslâm olduğunu iddiâ ederek hevâ ile fetvâ veren bir kimsedir. [9] Ve dâru’l-İslâm-dâru’l-harb mes’elesi ile mahdûd bir şekilde dâire-i Ehl-i sünnet ve’l-cemâatden hurūç etmişdir.

D i P    N O T L A R

[1]       https://www.youtube.com/watch?v=knPJkg5lX1Q&t=

[2]       Sifil, Ebûbekir, Sana Dînden Sorarlar, c. 2, s. 297.

[3]       Sifil, Ebûbekir, Sana Dînden Sorarlar, c. 2, s. 296.

[4]       Sifil, Ebûbekir , Sana Dînden Sorarlar, c. 2, s. 297.  

[5]       https://www.youtube.com/watch?v=knPJkg5lX1Q&t=

[6]       Sifil, Ebûbekir, Sana Dînden Sorarlar, c. 2 , s. 295-296.

[7]       https://www.youtube.com/watch?v=knPJkg5lX1Q&t=

[8]       Sifil, Ebûbekir, Sana Dînden Sorarlar, c. 2, s. 297.

[9]       https://www.youtube.com/watch?v=knPJkg5IX1Q&t

B İ B L İ Y O G R A F Y A

A-KİTÂB

Hey’et, Fetâvâ-yı Hindiyye / Fetâvâ-yı Alemgiriyye, ( trc. Efe, Mustafâ ) Ankara, m.            1984-1988, Akçağ Yayınları.

İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr ale’d- Dürrü’l-Muhtâr, ( trc. Dâvûdoğlu, Ahmed – Taşkesenlioğlu, Mazhar – Savaş, Mehmed ) İstanbul, m. 1982-1988, Şâmil Yayın Evi.

el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen Habîb, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye: İslâmda Devlet ve Hilâfet Hukūku, ( trc. Şafak, Alî ) İstanbul, m. 1976, Bedir Yayın Evi.

Serahsî, Mebsût, ( trc. Hey’et ) 3. Tab’ı, İstanbul, m. 2016, Gümüşev Yayıncılık.

a. mlf. ,   İslâm Devletler Hukūku ( Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr ) , ( trc. Şimşek, Saîd – Sarmış, İbrâhîm ) Konya, m. 2001 , Eğitaş Yayınları.

Sifil, Ebûbekir, Sana Dînden Sorarlar, İstanbul, [ 1. cild ] m. 2009- [2. cild ( ocak ) ] 2015, Rıhle Kitâb.

eş-Şeybânî, Muhammed, es-Siyerü’l-Kebîr [ Serahsî’nin “İslâm Devletler Hukūku ( Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr ) ” adlı kitâbının metni ] , ( trc. Şimşek, Saîd – Sarmış, İbrâhîm ) Konya, m. 2001 , Eğitaş Yayınları.

Şeyh Bedre’d-dîn [ Simâvî ] , Letâifu’l-İşârât Şerhi / et- Teshîl: Şerhu Letâifu’l-İşârât, ( trc. Hey’et ) Ankara, m. 2012, T. C.  Kültür ve Turizm Bakanlığı.

Şeyhîzâde, Büyük İslâm Hukūku: Mecmau’l-Enhur / Mülteka’l-Ebhur’un Şerhi: Dâmâd Tercümesi, ( trc. Çelik, Mehmed ) İstanbul, m. 2008-2011, Yâsîn Yayın Evi.

eş-Şirbînî, Hatîb, Delîlleriyle Büyük Şâfiî Fıkhı: Muğni’l-Muhtâc ( Minhâcü’t-Tâlibîn Şerhi ) , ( trc. Duman, Soner ) İstanbul, m. 2009-2017, Mi’râc Yayınları.

Tahâvî, Mukâyeseli Hanefî Fıkhı: Tahâvî Muhtasarı, ( trc. Duman, Soner ) İstanbul, m. 2013, Bekâ’ Yayınları.

ez-Zencânî, Ebü’l-Menâkıb Şihâbe’d-dîn, Fıkhî Hükümlerin Usūlî Dayanakları ( Tahrîcü’l-Fürū’ ale’l- Usūl ) , ( trc. İltaş, Dâvûd ) Ankara, m. 2015, Ankara Okulu Yayınları.

B-İ N T E R N E T

 https://www.youtube.com/watch?v=knPJkg5lX1Q&t= ( Neşir Târîhi: m. 24  Nîsân 2017 ) [ Konuşmanın Yapılış Târîhi: m. 4  Mart 2017 ]. 

 

Yorum Yaz

Please enter your comment!
Please enter your name here